Çocuklar elleri kalem tutmaya başladığı andan itibaren durmaksızın çizerler. Kalem, küçük parmaklarında kırılır belki, ama çizgiler durmaz. Kağıt onlar için bir alan değildir yalnızca; onların ruhlarına açılan sihirli bir kapıdır aynı zamanda. Dünya ile ilk gerçek müzakerelerini o boş yüzeyde başlatırlar. Önce çizgi gelir, sonra şekil, ardından renk. Çoğu zaman konuşamadıkları şeyleri anlatmak için çizerler. Kelimeler yetersiz kaldığında, çizgiler kusursuza yakın biçimde konuşur.
Bu çizgiler çoğu yetişkin için “karalama”dan ibarettir. Oysa çocuk için her biri farklı anlamlar taşır. Bir ev, bir güneş, ters dönmüş bir yüz ya da kaotik renkler. Hepsi, küçük bir ruhun içinde neler olup bittiğine dair ipuçları barındırır. Eğri çizgiler, eksik oranlar ya da hayalî varlıklar, çocuğun iç dünyasından taşıp yüzeye çıkan anlatılardır.
Dünyayı birincil net renklerle çizerler: kırmızı, sarı, mavi… Bu renkler onların duygusal göstergeleridir. Henüz grilerle tanışmamışlardır. Onlar için renkler, doğrudan kalpten gelen duyguların dilidir. O yüzden baktığınızda sadece bir çizime değil, aslında bir çocuğun ruhuna bakarsınız. Ve çoğu zaman farkında olmadan sizi izlerler. Çizimlerine nasıl baktığınızı, ne hissettiğinizi ölçmeye çalışırlar. Kağıda döktükleri şeyin “yeterince iyi” olup olmadığını değil, “yeterince görülebilir” olup olmadığını anlamaya çalışırlar.
Yetişkin dünyası bu hassasiyeti çoğu zaman fark etmez. Oysa bir çocuk, çizdiği bir figürle size dünyasının kapısını aralayabilir. Yeter ki siz orada sadece bir ev değil, içinde yaşanmak istenen bir güven duygusunu; sadece bir kalabalık değil, bir başkalığın ya da yalnızlığın işaretini görebilin.
Bir çocuğun yüzüne, o çizimi size gösterdiği an bakın. Heyecan, merak, utangaç bir umut… Tüm bunlar, yüzünün çizgilerine sinmiştir. O yüz, belki de varoluşumuzdaki en umut verici şeydir. Çünkü hâlâ anlatacak bir şeylerimiz olduğunu ve hâlâ anlayabilecek birilerinin var olabileceğini fısıldar.



YORUMLAR