Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
MUSTAFA ALİ ÖZTÜRK

RUHUN PENCERELERİ: DUYULARIN TERBİYESİ ÜZERİNE

İnsan dünyaya gözlerini açtığında yalnızca bakmaya başlamaz; aynı anda duymaya, koklamaya, tatmaya ve dokunmaya da başlar. Hayat, beş ayrı kapıdan içeri girer. Göz renkleri taşır içimize, kulak sesleri, burun kokuları, dil tatları, deri ise temasın sıcaklığını… Bedenin bu beş eşiği, yalnızca biyolojik birer alıcı değildir; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en temel araçlarıdır.

Antik çağ filozofları duyuları sıradan birer fiziksel mekanizma olarak görmezdi. Onlar için duyular, ruhun pencereleriydi. Varlığın bilgisi bu pencerelerden süzülür, akıl ve ruh o malzemeyle kendini inşa ederdi. Pencere kirliyse manzara da bulanık olurdu. Bu yüzden görmek yalnızca gözle değil, dikkatle mümkündü; duymak yalnızca kulakla değil, bilinçle gerçekleşirdi.

Bugün ise pencereler açık ama perdeler kapalı gibi. Bakıyoruz fakat seçemiyoruz. Dinliyoruz fakat ayırt edemiyoruz. Tat alıyoruz ama tarif edemiyoruz. Kokluyoruz fakat hafızamıza kaydedemiyoruz. Dokunuyoruz ama temasın anlamını düşünemiyoruz. Duyularımız körelmiyor belki fakat yüzeyselleşiyor. Yüzeyselleşen her algı, zihni de yüzeyselleştiriyor.

Oysa beyin en canlı bilgisini duyulardan alır. Ayrıntı gören bir göz, inceliği seçen bir kulak, nüansı ayırt eden bir dil zihni de zenginleştirir. Duyuların çeşitliliği, düşüncenin derinliğini artırır. Renkleri ayırt edebilen biri, fikirler arasındaki ton farklarını da ayırt edebilir. Seslerin armonisini tanıyabilen biri, toplumsal gürültü içindeki anlamlı sözü seçebilir. Tatların inceliğini bilen biri, hayatın acı ve tatlı yanlarını da daha bilinçli kavrayabilir.

Günümüz insanının yaşadığı sosyal sıkıntıların bir kısmı belki de bu duyusal yoksullaşmadan kaynaklanıyor. Her şeyin benzeştiği bir algı dünyasında insanlar da birbirine benzemeye başlıyor. Aynı renkleri giyen, aynı sesleri dinleyen, aynı tatları tüketen, aynı kokulara maruz kalan bir toplumda bireysel zevkler köreliyor. Zevk köreldikçe tercih bilinci zayıflıyor; tercih bilinci zayıfladıkça kişilik bulanıklaşıyor. Sonunda ortaya, hızla tüketen fakat derinlemesine deneyimleyemeyen bir insan profili çıkıyor.

Duyuların eğitimi bu yüzden bir lüks değil, bir zorunluluktur. İnsan bir ressam gibi görebilmeli. Gökyüzünün yalnızca “mavi” olmadığını, içinde lacivertten turkuaza uzanan bir geçiş barındırdığını fark edebilmeli. Bir müzisyen gibi duyabilmeli. Gürültü ile sesi, ses ile melodiyi, melodi ile duyguyu ayırt edebilmeli. Bir gurme gibi tatları çözümleyebilmeli; acının keskinliğini, tatlının derinliğini, ekşinin canlılığını ayrı ayrı tanıyabilmeli. Dokunuşta sıcaklıkla soğukluk arasındaki farkı değil, şefkatle kayıtsızlık arasındaki mesafeyi de hissedebilmeli.

Duyular geliştiğinde yalnızca estetik beğeni artmaz; empati de artar. Çünkü dikkat eden insan incelikleri fark eder. İncelikleri fark eden insan, başkasının duygusunu da daha kolay sezer. Böylece duyular yalnızca beyni değil, ruhu da besler. Elbette insan içgüdüleriyle de yaşar. Fakat insanı insan yapan, içgüdülerini bilinçle terbiye edebilmesidir. Görmek ile fark etmek arasındaki mesafe, işte bu terbiyede gizlidir. Duymak ile anlamak arasındaki köprü, dikkatle kurulur.

Belki de yeniden başlamamız gereken yer burasıdır: Pencereleri temizlemek. Daha dikkatli bakmak, daha bilinçli dinlemek, daha özenle tatmak, daha derin koklamak, daha sahici dokunmak… Çünkü dünya hâlâ zengin; eksik olan çoğu zaman bizim algımızdır.

Duyularımızı geliştirmek, yalnızca daha estetik bir hayat sürmek için değil; daha bilinçli, daha derin ve daha sağlıklı bir toplum kurmak için gereklidir. Ruhun pencereleri ne kadar berraksa, insanın dünyası da o kadar aydınlık olur.

Yazar

YORUMLAR

2 adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER