Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
ESRA KAPILI

Sen Hiç Devetabanı Çiçeğinin Dalını Isırdın mı?

Beş yaşındayken bir çiçeğin dalını ısırdım; ağzım uyuştu, korktum… Yıllar sonra anladım: Bazı “güzel” şeyler, yaklaşınca ders verir. Merak iyidir; farkındalık yoksa can yakabilir.

Bazı anılar vardır… İnsanın zihninde fotoğraf gibi durur. Ne zaman hatırlasan, önce bir gülümseme gelir; ardından içten, sessiz bir “iyi ki” hissi… Benimki, beş yaşındayken bir çiçeğin dalını ısırdığım güne ait.

Evet, yanlış okumadınız: Bir çiçeğin dalını ısırarak hayatın ilk dersini aldığımı söylesem inanır mısınız?

Beş yaşındaydım. Dünyanın en ciddi işi oyundu; en tehlikeli oyuncağı da merak. Üstelik çocuk aklı işte… “Güzel görünen” her şeyin “masum” olduğuna inanıyordum. O gün devetabanı bana şunu öğretti: Bazı güzelliklerin içinde görünmez bir uyarı işareti vardır.

Devetabanı (Monstera), Orta Amerika’nın tropik ormanlarında yaşayan bir bitki. Orada toprağın üzerinde doğar, sonra ağaç gövdelerine tutunarak yukarıya, ışığa tırmanır. O meşhur “pencereli” yapraklar da bu yolculuğun izi gibidir; büyüdükçe yarılır, delinirmiş. Rüzgâr yaprağı daha az parçalasın, alttaki yapraklara ışık süzülsün diye…

Yani yapraklarının şekli bir süs değil; hayatta kalmanın estetiğe dönüşmüş hâli. Türkçede ona “deve tabanı” denmesi de boşuna değil: Geniş ve parçalı yaprakları, deve ayağının izini andırır.

Doğadaki hikâyesi, ormanın içinde ışığı arayan bir tırmanıcı…
Anlamı ise kısa ve öz: Dayanıklılık, büyüme ve kendine yer açma.

Ne garip, değil mi? Bir bitkinin hikâyesini okurken kendimizi de okuruz. Çünkü biz de bazen karanlığın içinden ışığa tırmanırız. Bazen de büyümek için “yarılmamız”, içimizde yeni pencereler açmamız gerekir.

Ama benim devetabanıyla hikâyem, bu metaforların çok daha öncesinde, çok daha “saf” bir yerden başladı.

Ben çocukken… nasıl anlatsam… durmak bilmeyen bir rüzgâr gibiydim. Annemle babam arkasını döndüğünde evde mutlaka bir “ses” olurdu: Bir şey devrilir, bir şey kırılır, ben bir yerlere çarpar; sonra da sanki hiçbir şey olmamış gibi gülümserdim.

Yaramazlığımın sebebi kötülük değildi; fazlasıyla canlı, fazlasıyla meraklıydım. Belki de her çocuk gibi, dünyanın sınırlarını parmaklarımla yoklamak istiyordum.

Bir gün evimizdeki devetabanı çiçeğini bahçeye indirmişler. Meğer çöpe atacaklarmış; ama ben bunu nereden bileyim? Bahçede duruyordu işte… Kocaman, kalın gövdeli, yapraklarıyla sanki “Ben buradayım!” diye bağıran bir dev.

Benim aklıma ise tek bir soru düştü: “Bu dal kopar mı?”

Çocukların soruları bazen bir bilim insanının sorusu kadar ısrarcıdır. Üstelik çocuk cevabı kitapta aramaz; gider, dener. Ben de öyle yaptım. Devetabanının kalın dallarından birini minik dişlerimle ısırdım.

Koparmaya çalışıyorum, bir türlü olmuyordu. Bir daha denedim, yine olmadı. İş inada bindi; yine denedim. Derken dişlerim küçük, inadım büyük olduğu için sonunda o dalı koparmayı başardım.

İşte o an, “başardım” dediğim şeyin aslında “başlıyorum” olduğunu henüz bilmiyordum.

Sabah saatlerinde ısırarak kopardığım o dalın acı öz suyunu ağzımın içinde hissettiğim anı hâlâ hatırlıyorum. Öyle bir tat ki… sanki dilimin üstüne bir uyarı zili çalındı.

Ama çocuk işte… acı da merakın bir parçası sanıyorsun.

Derken gün ilerledikçe ağzımın içi uyuşmaya başladı. Önce küçük bir karıncalanma gibi… sonra daha derin bir uyuşukluk. Akşama kadar ağzımın içi apacı kesilmişti; konuşmak zorlaştı, yutkunmak bile tuhaflaştı.

Ben ise hâlâ ne olduğunu anlamıyordum.

Sonradan öğrendik ki devetabanının öz suyu tahriş edici ve zehirleyici etkiler gösterebiliyor. Bizim evde o gün panik olmadı; Allah’tan ciddi bir şey olmadı. Belki biraz da şans… O günü kazasız atlattık.

Ama o anı zihnimden silmek mümkün olmadı. Çünkü bazen insanı büyüten şey “büyük olaylar” değil; küçücük bir dalın bıraktığı iz olur.

Merak iyidir; farkındalık yoksa can yakar

Bugün geriye dönüp baktığımda devetabanı bana iki şeyi aynı anda öğretmiş gibi geliyor:

Birincisi: Merak, insanı hayata bağlayan en güçlü iplerden biridir.
İkincisi: Merakın yanında farkındalık yoksa, o ip bazen boğaza dolanabilir.

Çocukken bunu “ağzımın uyuşmasıyla” öğrendim. Yetişkinlikte ise başka şekillerde öğrendik: yanlış insanlarda, yanlış işlerde, yanlış “inat”larda…

Şimdi düşünüyorum da… Devetabanı ormanda ışığa tırmanırken yapraklarında pencereler açıyor ya; belki bizim de tırmanırken içimizde pencereler açmamız gerekiyor. Bir şeyin sadece dışına bakarak karar verdiğimizde, içindeki öz suyunu görmüyoruz.

İşte farkındalık tam da burada devreye giriyor:
“Güzel” diye uzandığımız şeyin bize iyi gelip gelmediğini anlamamız gerekiyor.
“Koparıp alırsam benim olur” dediğimiz şeyin, aslında bize neye mal olacağını hesaplamamız gerekiyor.

Hayat çoğu zaman devetabanı gibi: Uzaktan bakınca dekoratif, yakından bakınca güçlü; ama doğru temas edilmezse can yakabilen bir canlı. Bazen bir dalı ısırmayız elbette; ama bir sözü ısırırız, bir alışkanlığı kemiririz, bir korkuyu dişlerimizle koparmaya çalışırız. Ve sonra fark etmeden içimiz uyuşur: Duygularımız, hevesimiz, cesaretimiz…

İnsan bazen “Ben iyiyim” derken bile içten içe uyuşuyordur.

Benim beş yaşındaki hâlimden bugüne kalan en tatlı şey, bu hikâyeyi ailemle arada anlatıp gülmemiz. Çünkü bazı anılar bizi utandırmak için değil; insan olduğumuzu hatırlatmak için kalır.

Şimdi size bunu yazarken bir yandan da merak ediyorum:
Sizin çocukluğunuzda da “Ben bunu bir deneyeyim” deyip unutamadığınız yaramazlıklar var mı?

Eğer varsa, yorumlarda paylaşır mısınız?
Kim bilir… Belki hepimizin içinde devetabanının yaprakları gibi geçmişten açılmış küçük pencereler vardır; biz o pencerelerden bakınca hem güleriz hem büyürüz.

Esra Kapılı

Yazar

YORUMLAR

2 adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER