Köylerde yerlilerle sohbet eden ve hayat hikayelerini dinleyen gezgin bir adamın Figui’yla tanışmasıyla hikaye başlar. Figui, asırlardır toprak zengini olan bir ailenin tek çocuğudur. Narsistik kişilik özellikleri taşıyan, bencil ve egoist bir genç adamdır. Pirinç tüccarı babanın güzel kızı jiazhen ile evli, bir kızı ve daha doğmamış bir oğlu vardır. Jiazhen, Figui’nin her hareketine ve hakaretine katlanan aşk ile bağımlılık arasındaki sınırda kaybolmuş bir karakterdir. Her narsist karakterin yanında bir bağımlı kişilik bulunur ve birbirlerini tamamlarlar. Narsist kişi bağımlıyı manipüle eder, bağımlı kişi de manipüleye açık ve isteklidir. Jiazhen de bu bağımlılık sevgi adı altında işlenmektedir. Figui, her sabah Jiazhen’inbabasının dükkanına mutlaka uğrar ve çeşitli ifadelerle onu aşağılar. Ardından şehre iner, başka kadınlarla birlikte olur ve kumar oynar. Kumarhanelerin hileli olduğunu bilmeyen, bir kere kazanınca on kere kaybetmeyi görmezden gelen Figui, sonunda tüm mirası kaybeder. Figui’nin ilk cenazesi, mirasını kaybetmesine dayanamayan babasıdır. Figui, annesi, Jiazhen, kızı ve daha Jiazhen’in karnında olan oğlu ile küçük bir kulübede, eskiden onun olan toprağı işleyerek geçinmeye başlamışlardır.
Figui’nin karakteristik gelişiminde en büyük rol oynayan olaylardan biri zorla savaşa götürülmesidir. Orduda yoksulluk, acı ve ölümle yüz yüze gelen Figui, hayatla yüzleşmiştir. Birkaç yıl sonra savaşın bitmesiyle eve dönen Figui, annesinin ölümü ve kızının yüksek ateş yüzünden konuşma ve duyma yetisini kaybetmesi ile karşı karşıya kalmıştır. Figui artık sadece hayatta kalma dürtüsü ile yaşamaktadır. Eski hayatı gibi kumar, kadın ve insanları aşağılamak gibi hayattan keyif aldığı hiçbir eylemi yok sadece hayatta kalma güdüsü vardır. Jiazhen ise her bir zorluğa katlanmakta, bilmediği bir hayatın içindedir. Çocukları ile babasının yanında rahatça yaşayabilecek olan Jiazhen, tarlada çalışmasının yanı sıra Figui savaştayken bile sadece onu beklemiştir. Kültür devriminin tüm acı gerçekleri gün yüzüne serilmiş, devrim ile tüm araziler toprak sahiplerinden alınmış ve devletin eline geçmiştir. Kumarda Figui’nin tüm topraklarını alan kişi öldürülmüş, topraklarını kaybetmese o gün orda kendisinin öldürüleceğini bilen Figui aslında başına gelen her şeyin bir sebebi olduğunun bilincine erişmiştir. Bazen felaket olarak gördüğümüz durumlar, bizi gerçek felaketlerden korumaktadır.
Yoksulken de zenginken de iyi bir baba ve eş olamayan Figui,Jiazhen hastalıktan yataklara düşmüşken o acı haberle sarsılır. Oğlunu, kızını başka bir aileye satarak okula gönderebilmiş; okumak istememesine rağmen şiddetle okula göndermiştir. Günlerden bir gün valinin karısı doğum yaparken acil kana ihtiyacı olmuş, okuldan çocukları hastane getirmişlerdir. Onca çocuktan kanı uyuşan tek kişi Figui’nin oğludur, o kadar çok kan alırlar ki çocukcağız oracıkta can verir. Bunu duyan Figuiyaşadığı tüm acıların en büyüğünü yaşamaktadır. KüblerRoss’un tanımladığı yas süreçlerini “inkâr”, “öfke”, “pazarlık”, “depresyon” ve “kabullenme” yaşadığını hikâyeniniçinde görmekteyiz. Kabullenme evresinden sonra hastalığın zayıfladığı dönemde Jiazhen ve Figui kızlarını evlendirmek ister ki kendileri ölünce duymayan ve görmeyen kızlarının defnedecek biri olsun. Aile bir damat adayı ile tanışır bu aday, kızlarına tarihin gördüğü en gösterişli düğünlerden birini yapar. Figui ve Jiazhen’in kızı artık şehirde yaşayan, komşuları ve kocası tarafından çok sevilen biridir. Bir zaman sonra sağır ve dilsiz olan bu kızcağız, doğum yaparken hayatını kaybeder. Dünyadan bir can giderken bir can gelmişbir erkek evlat dünyaya gelmiştir. Karısının ölümüne dayanamayan damat da aynı kayın pederi gibi hayatta kalma dürtüsü ile yaşamına devam etmektedir. Aynı zamanda kızının ölümüyle sarsılan Jiazhen bir süre sonra kızının ve oğlunun yanına göç etmiştir. Tüm ailesini kaybeden Figui, tarlada çalışmak ve şehre inip damadını ve torununu ziyaret etmekten başka bir şey yapmamaktadır. Bir süre sonra Figui damadını elim bir kazada kaybeder. Torunu ile yaşar, beraber çalışırlar. Hayatının tüm olumsuzluklarına rağmen hayatta kalmak için çalışmaya devam eden Figui, son aile ferdini de kaybeder. Torunu yemek yerken boğulur, genç yaşında hayatını kaybeder. Torununu defnettikten sonra tarladaki işine devam eden Figui, hayatı yaşadığını değil hayatta kaldığını göstermektedir. Figui aslında yoksulken de zenginken de mutlu olamamış, Jiazhen’i de çocuklarını da mutlu edememiş bir adamdır. Mutluluk, aile içinde paylaşarak çoğalan bir duygudur. Mutsuz ebeveynler mutsuz çocukları doğurur, bu da mutsuz toplumu yaratır. Figui, zenginken mutluluğu bile bileyen narsistik bir yapıda; yoksulken ise mutluluğu hissedemeyecek kadar yıkılmış durumdadır. Figui için yaşamak artık bir “başarı” değil, başlı başına bir “eylem” haline gelir. Fugui bize yaşamın bir araç değil, bir amaç olduğunu gösterir; insan bir şey için yaşamaz, sadece yaşar.Ancak bu noktada sormamız gereken soru şudur: her şeye rağmen nefes alıyor olmak ve çalışıyor olmak gerçekten ‘yaşamak’ mıdır? Fugui’nin hikâyesi her ne kadar büyük bir dayanıklılık örneği olsa da aslında tüm insani anlamlarını ve sevdiklerini yitirmiş bir adamın mutsuzlukla örülü ıssızlığını anlatır. Belki de Fugui’nin sunduğu bu tablo, yaşamın kendisi değil; yaşamın trajik bir gölgesidir.



YORUMLAR