Hayat, insanları doğduğu andan itibaren emek harcamaya zorlayan kalın bir kitaptır; ama bu kitabın kapağı yalnızca okumayı bilenlere açılır. Sayfalarını çevirmesini bilmeyenler içinse hayat, kapalı bir defterden farksızdır.
Bugün biz, o kapalı defterin önünde oturan bir toplumuz. Oysa dinimizin ilk emri “oku” idi. Biz ise okumaktan uzaklaştıkça cehaleti çoğalttık. Kitabı okumadık, insanı okumadık, doğayı okumadık. Sonunda kendi içimizi bile okuyamaz hale geldik.
Okumadıkça kelimelerimiz fakirleşti. Fakirleşen kelimelerle düşüncelerimiz yoksullaştı. Düşüncesi yoksul olan bir toplum, duygularını ifade edemez; ifade edemeyen toplum da şiddete sarılır. Çünkü kendini ifade etmek için kelime bulamayan insan çözümü yumruğunda bulur.
Oysa dil, sadece konuşmak için değil; insanın aklını keskinleştiren, kalbini incelten bir aynadır. Türkçe, binlerce yıllık bir kültürün taşıyıcısıdır; duyguya da, mantığa da, felsefeye de sahiptir. Onu hakkıyla öğrenmek, bizi şiddetin karanlığından kurtarıp düşüncenin ışığına çıkarır.
Bugün günlük hayatımızı birkaç kelimeyle idare ediyoruz: açım, üşüdüm, korktum, sevindim… Ama hayat bu kadar basit değildir. Hayat, iç içe geçmiş yüzlerce duygudan ve sorundan oluşur. Bunları adlandıramayan insan, çözüm bulamaz; çözüm bulamayan insan ise öfkeye kapılır. Öfke şiddeti, şiddet ise başka şiddetleri doğurur.
Çare bellidir: okumak. İyi yazarlardan beslenmek, kelime dağarcığımızı genişletmek. Ancak o zaman sevgimizi, öfkemizi, umudumuzu ya da acımızı en doğru biçimde ifade edebiliriz.
Türkçemiz, tıpkı kültürümüz gibi bize yol gösterecek güçlü bir hazinedir. Onunla düşünür, onunla konuşur, onunla geleceğimizi kurarız. Eğer biz okuyup dilimizi güçlendirirsek, şiddet yerini merhamete bırakır. Ne insana, ne hayvana, ne de doğaya şiddet kalır.
O yüzden: okuyalım. Çünkü heybesinde kendini ifade edebilecek kelimesi olan insan kimseye karşı elini kaldırmaz; dili olan yumruğunu asla sıkmaz.



YORUMLAR