Kimlik kaybı öyle sıradan bir mesele değildir. Cebimizde bulunan avuç içi kadar bir yer kaplayan nesnenin kaybolması aklınıza gelebilir. Keşke öyle olsa… Kayıp ilanı verip ardından nüfus müdürlüğünden yeniden çıkartılabilir.
Ne yazık ki bu bir benlik kaybı ilanıdır. Modern dönemde insan kendine dair ne kadar güzel hasletler varsa reddetme yoluna gitmektedir. Aslında bu bir öz benlik reddidir. Ben Türk değilim, ben Müslüman değilim, ben anne değilim, ben erkek değilim, benim dilim yok ya da dünya dili İngilizcedir. Ailem yok, şehrim yok, köyüm yok… Aslında ben beynelmilel dünya vatandaşıyım diye haykıran insanlar görüyoruz. Kimlik kaybının sonu hüsrandır. Bir gün düşman kapıya dayanır ve sana ait olmayan her şeyi bana ver der. O gün ne vatanın ne ocağın ne düzenin kalır. Yarın çok geç olmadan uyanmayı dilerim!
Aşağıdaki hikâyeyi konu bağlamında okumanızı diliyorum. Konunun özünü anlamak ve ders almak dileğiyle….
Soğuk ve kasvetli bir kış gecesi… Issız sokağın ortasında bir karaltı beni takip ediyormuş hissine kapıldım. Adımlarım hızlandı. Göz ucuyla saate bakıyorum. 20.30! Tam bu saatte buluşmak için sözleşmiştik. Neyse ki bir sokak sonra görüşeceğimiz kafeye varacağım. Ardıma dönüp baktım. Karaltı yok. İçimde nedensiz bir sıkıntı vardı, belki de ondandır diye düşündüm. Sonra rahatladım. İnsanlar ah insanlar! Ne kadar da kötü bir çağdayız. Beni nasıl takip eder evhamındayım. Yok yine de insan kalmak hayat ülkümdü. Bir ayaz yüzümü kesip geçti. Düşüncelerden sıyrılıp kapıyı araladım. Şenay en ücra köşedeydi. Camdan dışarı izliyordu. Yanına yaklaştım. “Merhaba Şenay.” Hemen ayaklanıp bana sarıldı. “Çok bekletmedim değil mi?” diye nezaketen sordum. “Yok olur mu öyle şey.” diyerek karşısındaki sandalyeyi gösterdi. İçeride soğuktan sığınmışlar vardı. Masalara göz attım. Hepsinde ayrı bir temaşa.
Şenay yaklaştı. “Nasıl geçti?” “Nasıl geçsin, süperdi.” Merakı bitmemişti. “Bugün anlatılan konu neydi?” “Toplumdaki Kimliğimiz İnsan.” Şenay’a biraz yaklaştım. “Anlatan şahıs öyle içten söyledi ki “Sen kadın değilsin, sen öğretmen değilsin, sen anne değilsin, insansın insan!” “Eee peki diğer tanımlar ne olacak Nihal?” “Aaa canım onları boşver, temelde dünyaya insan olarakgelmedik mi?” “Geldik.” “Diğer kimliklerin hükmü yok. Onlar gelenek toplumunda uydurulmuş birer yafta ve hepsi de sana zorunlu görevler veriyor. Senin özgürlüğünü elinden alıyor. Böylece kendin olmaktan uzaklaşıp onun öğretmeni bunun babası diğerinin bakıcısı oluyorsun. Anladın mı?” Kimlik kırıntıları masanın üstündeydi. Şenay birden dalıp gitti. Önümüze gelen Amerikan kahveler soğumaya başlamıştı. Dalıp gittiği yerleri merak ediyordum. Hemen dürttüm. “Şenay!” İrkildi. “Söylediklerini düşünüyorum.” diye mırıldandı. “Düşünecek ne var ayol. Uzman söyledi bunları uzman. Modern zamana geçtik biz. Lütfen prangaları kır.” Şenay sessiz kaldı. Kahvesinden bir yudum aldı. “Hep çocuğunla tek başına kalıp başka her şeyden uzaklaştığın için oluyor bunlar. Bir de ben varım.” Bu sözlerden sonra Şenay’a baktım. İçimde bir şeyin kıpırtısı oldu. Çocuk demişti. Evet Alper bir saat sonra kafenin önüne gelecekti. Beraber eve geçecektik. “Sahi Nihal oğlun var, anne demiyor mu sana? İşte sana güçlü bir kimlik. Anne olmak kadar insan kaç güzel duygu yaşar?” Düşündüm. Bana anlatılanlar ve ruhum arasında gel git yaşıyordum. Bir yanda geçmişin bilinmezine gönderilen düşüncelerim bir yandan konferanslar, seminerler, kitaplar ve sosyal medyada bana anlatılan özgür birey sloganları. Zihnim hızlı toparladı. “Özgür birey olmak gibisi yok. Oğlum da anne değil sevgili insan desin bana? İnsan değil miyiz sonuçta.” “Öyle de ne bileyim. Düşününce garip geliyor.” Anlatılanların sıcaklığıyla sözlerim tazyik yaptı. “Bak Şenay geç kalmadan sende şu konferanslara katıl, çok şey öğreneceksin. Bak ciddiyim. Çok keyif alacaksın ve sorgulamaya başlayacaksın.” En yakınımdaki birkaç kişiden biri olan arkadaşımı ikna etmek için yırtınıyordum ama nafile. Şenay sessizlikle cevabını veriyordu. Kahveler bitmişti. Masalar birer ikişer boşalıyordu. Kış akşamları geç vakitler pek tekin değildi ama Alper gelecekti. Saate baktım. “Şenay kalkalım mı?” Şenay da ayaklandı. “Pek anlaşamıyoruz ama buna rağmen sohbetin her zaman güzel, bunu bil.” Gülümsedi. Sırtımı sıvazladı. “Ben de aynı şeyleri düşünüyorum.” Mesaj geldi. “Anne beş dakikaya oradayım.”
Hesapları ödedik. Ağır adımlarla kapıya yöneldik. Dışarıda sert rüzgâr vardı, karşıda atkısı, beresi sarılmış genç hızlı adımlarla geliyor. Kapıyı yavaşça araladım. Şenay’ı önüme aldım. Adımlar hızlandı. Karanlığı delen acı bir fren. Gözlerim karardı. Gence baktım. “Alper!” Hemen koşmaya başladım. Ayaklarım tökezliyordu. “Oğlummm lütfen gözlerini aç! Lütfen annen ben lütfen gözlerini aç, annenim ben senin biricik annen!” Alper’in gözleri hafif açıldı. Kaybolan kimliğimi gördüm. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu.



YORUMLAR