The Office dizisinin başrol oyuncusu Steve Carell, Michael Scott karakteriyle televizyon tarihinin belki de en zor rollerinden birini kusursuz biçimde canlandırmaktadır. Adından da anlaşılacağı üzere bu durum komedisi bir ofis ortamında geçer ve Michael Scott bu ofisin yöneticisi olarak öne çıkar. Michael, çalışanları tarafından ne tam anlamıyla sevilen ne de açıkça nefret edilen bir yöneticidir. Eylemlerinin kasıtlı olmadığı diğer çalışanlar tarafından büyük ölçüde fark edildiği için tolere edilir; ancak çalışma ortamını sık sık istemeden sabote etmesi, onu aynı zamanda rahatsız edici bir figür hâline getirir.
Michael Scott’ın davranışları incelendiğinde, “histrionik” özellikler gösterdiği söylenebilir. Yine de tam olarak Michael Scott bir histeriktir diyemeyiz çünkü ayrılan bazı kısımlar vardır. Histerikler manipülasyon amaçlı ve kasıtlı davranırken Michael masumane bir şekilde hata yapar. O, her durumu abartılı biçimde yaşayan, anlatan ve ilginin sürekli kendi üzerinde olmasını isteyen bir karakterdir. Bu durum, çocukluk döneminde ailesinden ve çevresinden yeterli ilgi, takdir ve onay görmediğine işaret eder. Bu noktada Michael’ı tanımlamak için kendi ortaya attığım bir kelime olan “onaysaf” kavramını öneriyorum: Onaylanmak ve kabul edilmek uğruna ne yaptığından kendisinin bile tam olarak emin olmadığı, aşırı ve ölçüsüz davranışlar sergileyen bir karakter.
Michael hemen her iş gününde çalışanları ofisine toplayarak onları kaynaştırmaya çalışır; ancak bunu yaparken çoğu zaman kendisini küçük düşürür ve utandırır. Davranışlarının aşırılığı ve gereksizliği, şakalarının büyük bölümünün başarısız olmasına ve iş yerindeki otoritesinin zedelenmesine yol açar. Buna rağmen Michael, kendisinden de onay bekleyen Dwight Schrute tarafından sürekli desteklenir; bu ilişki, Michael’ın onay ihtiyacını kısmen besler.
Michael’ın esprileri sıklıkla kırıcı, saldırgan ve zaman zaman ırkçı bir nitelik taşır. Ancak izleyici, bu şakaların bilinçli bir kötülükten kaynaklanmadığını rahatlıkla kavrar. Michael, tıpkı onay arayan bir çocuk gibi davranır; bu nedenle başkası tarafından yapılsa ciddi tepki çekecek söylemler, Michael tarafından dile getirildiğinde çoğu zaman görmezden gelinir. Bu durumu destekleyen bir diğer unsur ise Michael’ın birini kırdığını fark ettiğinde yoğun bir suçluluk ve pişmanlık duygusu yaşamasıdır. Hemen ardından kendini affettirmek için her yolu dener; ancak buna rağmen davranışlarından kalıcı bir ders çıkaramaz. Bu da onun yetişkin bir bireyden ziyade, duygusal olarak çocukluk evresinde takılı kalmış bir karakter olduğunu gösterir.
İş yerine bir bebek ya da çocuk geldiğinde Michael’ın içindeki çocuk daha da görünür hâle gelir. Çocuklarla son derece iyi anlaşması, benim yorumuma göre, kendi çocukluğunda eksik kalan sevgi ve takdiri telafi etme arzusundan kaynaklanır. Michael, çocukların kendisiyle benzer bir psikolojiye sürüklenmemesi için onlara fazlasıyla değer verir.
İlk bakışta Michael Scott vahşi, bencil ve narsistik bir patron izlenimi verse de, derinlemesine incelendiğinde onun narsist olmaktan ziyade aşırı duygusal ve çevresiyle bağ kurmaya çalışan bir birey olduğu anlaşılır. Gün boyu yaptığı kırıcı şakalar bile onun duygusal yapısının bir göstergesidir; çünkü bu davranışların temel motivasyonu insanları mutlu etmek ve kabul görmektir. Michael iyi bir niyetle yola çıkar, ancak bu niyeti hayata geçirmekte başarısız olur.
Michael’ın sıkça vurguladığı “biz bir aileyiz” söylemi, çalışanları manipüle etmeye yönelik bilinçli bir yönetim stratejisi değildir. Aksine, Michael’ın kendi içindeki aile eksikliğini, ailesi olarak gördüğü çalışanlarıyla birlikte gidermeye çalışmasının bir yansımasıdır. Michael’ın babasının olmadığını biliyoruz, annesiyle nadiren telefonda konuşur ama izleyici annesini göremez ve sesini de duyamaz lakin baba karakteri kesinlikle yok. Michael ofisi bir aile kendisini de kendisinde eksik kalan “baba” duygusuyla teçhiz eder ve herkese çocuklarını eğlendirmeye çalışan bir baba gibi yaklaşır. Bu nedenle Dunder Mifflin ofisi, Michael’ın merhameti ve çocuksu yaklaşımı sayesinde çoğu zaman esnek ve rahat bir çalışma ortamı sunar.
İzleyici, Michael Scott’ı her gördüğünde onun adına utanır; çünkü Michael neredeyse her an bocalar. Buna rağmen bölümlerin sonunda genellikle duygusal ve çocuksu yönüyle durumu regüle eder ve diğer çalışanlar, gün boyunca yaşadıkları tüm rahatsızlıklara rağmen Michael’ın aslında saf ve iyi niyetli biri olduğunu yeniden hatırlar. Tüm bu unsurlar birleştiğinde The Office, izleyiciye bir trajikomedi sunar: İzleyici hem güler, hem utanır, hem de Michael’ın saflığına üzülür.
Steve Carell’in performansı bu noktada belirleyicidir. Normal şartlarda bu kadar itici özelliklere sahip bir başrol karakteri izleyiciyi ekrandan uzaklaştırabilirdi; ancak Carell, Michael Scott’ı öylesine samimi ve insani bir şekilde canlandırır ki, seyirci karakterle bağ kurmaktan kendini alamaz. Benzer bir durum How I Met Your Mother dizisindeki Ted Mosby karakterinde ya da Groundhog Day filminde Bill Murray’in canlandırdığı Phil Connors’ta da gözlemlenebilir.
Bu örneklerle en çok zıtlaşan karakter ise Breaking Bad dizisindeki Walter White’tır. Ancak geçmişine bakıldığında Walter White da en az Michael kadar duygusal ve gururlu bir karakterdir. Eski arkadaşının sunduğu maddi yardımı reddetmesi, onun içinde taşıdığı başarısızlık ve değersizlik hissinin bir sonucudur. Walter potansiyelini gerçekleştirememiştir ve ne kadar karanlık yollara saparsa sapsın, bu eylemlerinin temelinde yine bozuk bir duygu regülasyonu yatar. Walter White narsistik bir karakterdir; ancak izleyicinin ona bağlanmasının nedeni, tıpkı Michael gibi özünde kendini kanıtlamak isteyen, saygı ve kabul arayışıyla hareket eden derinlemesine insanî bir figür olmasıdır. Bu karakterler hepimizin içinde gizlenmiş duyguların en aykırı dışavurumlarından sadece birkaçıdır. Bu nedenle onları bizden biri gibi hissetmek hiç de anormal bir durum değil.
Anlamsız yargıçlar anlamlı yargılarda bulunmaya çalışır. Ama yargı bizim bir misyonumuz değil lanetimizdir. İnsanları anlamak için çabalamalıyız. Yargılamak gereksiz bir gürültü gibidir.
“Siz insanlar,” dedim. “bir şey hakkında konuşurken, hemen şöyle söylemek zorunda hissediyorsunuz kendinizi: ‘Bu aptalca, bu akıllıca, bu iyi, bu kötü!” Bütün bunların ne anlamı var? Sırf bunları söylemek için mi bir olayın içyüzünü araştırıyorsunuz? Onun niçin olduğu, niçin olması gerektiği şeklindeki sebepleri kesinlikle açıklayabiliyor musunuz? Böyle yapsanız, yargılarınızda bu kadar aceleci olmazdınız.”
-Johann Wolfgang von Goethe



YORUMLAR