Katıldığımız eğitim programlarında, okuduğumuz kitaplarda, arkadaş sohbetlerinde hep söylenirdi, duyardık, biliyormuş gibi yapardık ama ne olduğunu anlamıyordum. Olaylara bakış açın değiştiğinde, hayat tecrüben geliştiğinde anlamlandırabiliyorsun: Kendine sahip çık, hayallerinin peşinden git, sahip olduklarına şükür et! Kim ne derse desin…
Hayatta iki enerji vardır: Sevgi ve korku. Tüm evren bu iki enerji akışı arasında gidip gelmekteymiş. Tabii bunun alt versiyonları da var. Sen “ben” tercih ediyorum derken 0-6 yaş aralığında nelerle kodlandıysan bilmeden onları tercih ediyorsun. Ama “Benim tercihim, benim seçimim.” diyorsun.
Dr. David Hawkins, insan bilinç düzeylerine karşılık gelen duygu, tutum ve değerleri tanımlamak amacıyla yürüttüğü 20 yıllık araştırma sürecinde 250.000’den fazla kalibrasyon gerçekleştirmiştir. Bu kapsamlı çalışma sonucunda tüm bilinç spektrumunu sistematik bir yapıda ortaya koyarak “Bilinç Haritası”nı geliştirmiştir. Hawkins’in ölçeğinde bilinç düzeyleri en düşükten en yükseğe doğru şöyle sıralanır: Utanç: 20, Suçluluk: 30, Korku: 100, Cesaret: 200, Kabul: 350, Sevgi: 500, Huzur: 600, Aydınlanma: 700+ Bu ölçek, bireyin duygusal ve ruhsal durumunun hangi titreşim düzeyinde olduğunu anlamayı ve gelişim yolculuğunu daha net bir şekilde değerlendirmeyi amaçlar.
İnsan korkularından veya daha çokta sevilme isteğinden dolayı başkaları tarafından manipüle ediliyor. Aslında “Bunu tercih etmiyorum, değişirim.” gibi duygularda geziniyor. Parkta veya evde konuklarımızla otururken, sohbet ederken “Ne alırdınız?” diye sorulduğunda sağımıza solumuza bakmadan çay veya kahve diye biliyor muyuz yoksa herkes fikrini söylesin de bende onlara katılırım duygusuyla onlarımı izliyorsun? Bu bekleme alışkanlığı nezaketten mi geliyor? Yoksa “Bekle herkese göre davran ayıp olmasın.” sözünün bugüne mirası mı? Bu kime ait?
Çocuklukta gittiğin misafirlikte “Çocuklar kahve içmez kararır.” sözünün etkisi var mı? Nasıl kalıplar içinde yaşıyoruz? Nasıl başkalarının doğruları bizim doğrularımız olmuş? Sığmıyoruz başkalarının kalıplarına, başlıyor ruhumuzda çatlaklar patlaklar. Kahvenin rengi belli, tadı belli, kokusu belli. Çayın rengi belli, tadı belli, kokusu belli. Neden herkes kahve içiyor diye kahve içmeliyim ya da neden herkes çay içiyor diye çay içmeye kendimi mecbur hissediyorum?
Ne istediğinden eminsen, kim olduğundan eminsen merkezinde kalabiliyorsan kimler seni tercih etmiyorsa etmesin olduğun halinle, işte bu senin problemin olma halinden çıkıyor. “Bu benimle alakalı değil ki karşımdakiyle alakalı ben ne yapabilirim?” deyip geçiyorsun.
Unutma insan hep değişim ve dönüşümde değişiyor bugün çay diyor yarın çay midemi ekşitti diyerek kahveyi tercih ediyor. Herkesin değişen duygu ve tercihlerine göre kendimi değiştirmeye ödün vermemem gerektiğini öğrendim. Herkesin tercihlerine göre değişirsem; “Ben kim olacağım?” “Hayatta var olur muyum?” Hep başkalarının hayatını yaşayan onların tercihlerini mi önceleyeceğim? Ne büyük enerji harcamaktır başkalarının doğrusuna göre yaşamak. Dikkatin dışarıda olduğu müddetçe kendini iyileştirmeyi bırakır, çevrendekileri iyileştirme çabasına başlarsın. Boş bir çaba, “yağmur yağarken arabayı yıkamak gibi!”
Dışarıda dolaşan dikkatimizi kendimize yönlendirmek ego ya da bencillik değildir. Kendimize karşı uyanık olmak, sevmek, nazik olmak, değer vermektir. Zihin, beden, kalp birlikteliğini sağlamak, hizalamak hem kendi ihtiyaçlarımıza hem de çevremizin ihtiyaçlarına duyarlı olmaktır.
Yerine, zamanına göre çay içmek de güzel, kahve içmek de güzel… Neden çay içmedim, neden kahve içmedim diye hayıflanacağına çay içerken de kahve içerken de sen sen ol, kendini sev, kendine değer ver, kendine saygı duy. Sürekli başkası olmayı bırak kendin olmaya çalış. Kendinle yüzleşmek yerine başkalarını suçlamayı bırak.



Ozaman hayattan keyif almak için seçimlerimizden pişman olmamamiz gerekiyor diyebilir miyiz sayın hocam