2000’ler Sonrası Bilim Kurguda Gerçeklik ve Benliğin Dönüşümü, Hız, Aksiyon ve Kaçış Ekseni
Tati’nin cam labirentlerinde mekânın içinde kaybolmuş, Don’tLook Now’un kırmızısında algımızın ihanetine uğramış ve nihayet 1999’da The Matrix ve eXistenZ ile her şeyin bir simülasyon olduğuna dair anlatılar izlemiştik.
Peki sonrasında ne oldu?
2000’ler sonrası sinema, bize dış dünyadan kaçmanın artık yeterli olmadığını; asıl meselenin kendi zihnimiz ve anılarımız olduğunu fısıldamaya başladı. Artık soru yalnızca “Gerçek dünya neresi?” değildi. “Gerçek ben kimim?” sorusu ön plana çıkmıştı.
Teknolojinin zihnimizi ve algımızı ele geçirdiği EternalSunshine Of The Spotless Mind ve Black Mirror benzeri evrenlerde, simülasyon artık bir mekân değil, bir bilinç hâline gelmişti.
Buna eş zamanlı olarak bilim kurgu sineması başka bir yöne de savruldu. 2000’lerden sonra tür, daha çok aksiyon ve hız odaklı anlatılara, dünya dışı mekânlara, Mars benzeri gezegenlere ve uzay kolonilerine yöneldi. Oysa önceki dönemlerde hikâyeler, daha çok yaklaşan kıyamet, kaynak kıtlığı ve kaçınılmaz savaş ekseninde şekilleniyordu.
Bu kırılma, distopyaların biçimini de dönüştürdü. Yıkım artık her yere yayılmış bir felaket değil; sıkı sıkıya kapatılmış, hiyerarşik sistemler hâlini almıştı. Örneğin Açlık Oyunları, oyun teorisi eksenli distopik bir dünyayı sunmaktaydı. Dünya dışı kaynaklara yapılan göndermelerde, özellikle son dönem sinemasında Elysium, Avatar ve Interstellar gibi filmler karşımıza çıkmıştı. Bu filmlerde dünya artık yetmiyor mesajı güçlü bir şekilde kendini hissettiriyor, kolonizasyon ve yeni yaşam alanları temaları işleniyordu.
Bunlara ek olarak bir bilim kurgu filminin anlatım biçimi, hem hedef kitlenin beklentisi hem de hikâyenin derinliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Yönetmen, anlatıyı bilimsel, derin ve felsefi bir altyapıya mı , yoksa daha geniş bir izleyici kitlesine fütürist ögelerle mi sunacağını seçer. Ancak bazı yönetmenlerde vardır ki, her iki yaklaşımı da ustaca birleştirerek kendi tarzlarını oluştururlar. İşte bu yönetmenlerden ilk akla gelen Christopher Nolan’dır. Bu kapsamda “zaman, mekan ve zihnin kesişimini” ustaca işleyen yönetmenin ,Inception filminikonuşalım istiyorum. Zaten Christopher Nolan’ın sinemasına baktığınızda, kendisinin bir bilim kurgu tutkunu olduğunu; senaryo ve yönetmenliğiyle detaylı bir anlatı sunduğunu, bahsettiğim örneklere dair yaptığı filmlerin de zaman içinde değer kazanan ve yüksek puan alan yapımlar olduğunu görürsünüz.
Filmin konusunu kısaca anlatmak istiyorum. 2010’da vizyona giren ,senaryo ve yönetmenliğini Nolan’ın yaptığı film, insan zihnine fikir ekme fikri üzerine kuruludur. Inception’da karmaşık bir kavram olan rüya, izleyiciye anlaşılır ve sürükleyici biçimde sunulmuştur.
Film rüyayı kullanarak zihni kırılgan ve manipüle edilebilir hale getirir. Karakterler, rüya içinde rüyadan çıktıklarına bile inandırılır, gerçek dünya üzerine sorgulamalar yapılır. Bu kapsamda gerçekliğe geçiş sürekli test edilir. Totemler , obje ve sembolleri buna yönelik bir delil ,görsel işaretler olarakgörürüz.. En belirgin sembol bir topaçtır.
Rüya katmanları farklı zaman hızlarına sahiptir. Filmde rüyalar, bilinçaltının katmanlarını ve bilinçdışında saklanan yapıları ortaya çıkarır; karakterler, travmalarını, suçluluk ve pişmanlıklarını semboller aracılığıyla yeniden yaşar. Inception, gerçeklik, bellek, pişmanlık ve kabullenme gibi temaları işlerken, rüyaların ve gerçekliğin doğası ile bilinç ve bilinçaltının sınırları hakkında da sorular yöneltir. Üst katmanda birkaç dakika süren bir olay, alt katmanlarda saatler hatta günler kadar hissedilir; bu, zaman ve algı arasındaki göreceliliği gözler önüne serer ve insan zihninin hem kaçış mekânı hem de esaret alanı olabileceğini gösterir.
Filmin dikkat çeken bir diğer yönü ise yaratıcı sanatçı kavramına yaptığı vurgudur Karakterler derin rüya katmanlarında kendi dünyalarını inşa etmiş, istedikleri her şeyi üretmişlerdir.
Katmanlı rüya sahneleri, yerçekimsiz dövüş sahneleri ve mekanların fizik kurallarının sorgulanması, izleyiciye görsel bir şok yaşatır. Açık uçlu final, bu şoku sürdürerek gerçeklik algısının sürekli sorgulanmasına yol açar
Inception, modern bilim kurguda “simülasyon artık mekân değil, bilinç hâline geldi” temasının doruk noktasıdır. Film, 2000’ler sonrası sinemanın “gerçek dünya yetmez; asıl mücadele zihnimizde” mesajını dramatik bir şekilde verir. Christopher Nolan seçtiği anlatıda zaman kavramını (bir çok yapımında da göreceğimiz gibi) ustaca kullanarak bu temayı pekiştirir.
2000’ler sonrası bilim kurgu, sadece dünyaları değil, bilinçleri de keşfetmeye başlamıştır.
Belki de en büyük keşif, kendi zihnimizde başlıyor olabilir mi?



YORUMLAR