Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
İSMAİL ZORBA

MEHMET ÂKİF’İ YENİDEN OKUMAK          

           Şubat ve Mart ayları geldiğinde Âkif okumalarına girişirim. Malum bu aylar Âkif’in aramızdan ayrıldığı zamanlar ile eserine bile almadığı milletine hediye ettiği ve bizlere emanet ettiği en değerli eseri İstiklâl Marşı’nın milli marş olarak kabul edildiği zamanlardır.

        Her sene bu aylarda farklı bir yönüyle karşılar üstat beni. Okundukça zenginleşir, okudukça daha çok aydınlanırsınız. Titrek mum ışığının aydınlattığı okumalardan gün ışığının aydınlattığı berrak okumalara geçersiniz. Hayat adamı Âkif, sizi yavaş yavaş mananın sahip olacağı hikmetlere ulaştırır.

        “Safahat” ayrı bir yerde hazine olarak dursun, gazetelerde çıkmış yazıları ve onun hayatından bizlere aktarılan devasa nitelikteki anıları her bir okuyuşta yeniden hayrete düşürür sizi. Ona dair okumalarımıza yine ona dair yaşanmışlıklarından başlayarak geçelim. Bu anekdotu okurken gözyaşlarımı tutamadığımı itiraf etmeliyim. Bu hayat kesitini bize Âkif’in evine röportaj yapmaya giden bir gazeteci aktarıyor:

          Âkif bir gün Fatih Cami’de verdiği vaazdan dönerken cami avlusunda ihtiyar bir dedeyle nineye rastlar. Bunlar Balkan Harbi’nde vatanlarından olmuş, anavatana sığınmış göçmenlerdendir. Âkif, ihtiyarlara sorar; “Nereden geliyorsunuz” diye. İhtiyar der ki; “Arnavutluk”tan. Âkif’in içine bir ateş düşer. Arnavutluk babasının memleketi. Hemen ihtiyarlara ait olan az miktardaki eşyayı yüklenir ve “Haydi baba gidiyoruz.” der. “Evlat nereye gidiyoruz?” dediğinde Âkif, “Evinize, evinize.”der. Âkif, eve geldiklerinde hanımına: “Hanım evin sahipleri geldi. Onlara evi tanıt da çıkalım.” der. Evi tanıtır, erzakların yerini gösterir ve bir arkadaşının evinin yolunu tutarlar.”*

         Bu dehşetli insanlık hikâyesini Âkif’in ağzından öğrenmek imkânsızdı. O derece büyük şahsiyete sahipti ki, tek derdi hizmet etmek, tek derdi bir insan olarak sahip olduğu emanete hıyanet etmeden yaşayabilmekti.

        O, hayatının tüm sahasında seyr ü sefer halindeydi ve bu bilinçte ve imanda şuurlu örnek bir şahsiyet olarak aramızdaydı. Bütün hayatı fedakârlıklar, feragatler üzerine kurulmuş bir insan ailesinin biricik rızık kaynağı, sığınağı olan evini yaşamının yegane sebebi olarak görmüyor daha çok ihtiyacı olana vermekte, onunla paylaşmakta en ufak bir tereddüt bile duymuyordu. Bu anekdot bile Âkif’i okurken, onun sahip olduğu güzelliklerin ne yüksek derecelerde olduğunu bize kanıtlıyor.

        Bir yanda İstiklâl Marşı, Meclis’te kabul edildiği anda oturduğu meclis sıralarında mahviyetinden başını kaldıramayan ve o derece rikkatli Âkif, bir yanda marşın ilk mısralarından başlayarak mazlum ve masum milletinin gördüğü insanlık zulmüne şiddetle başkaldıran, gürleyen, haykıran Âkif! Her iki Âkif de adaletinden, imanından ve vicdanından bir sekme olmadan dimdik ayakta duran yüksek şahsiyet!

“Dünya koşuyor.” Söz mü? Beraber koşacaktın;

Heyhât, bütün azmi sen arkanda bıraktın!

Mâdem ki uyandın o medîd uykularından,

Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa, kımıldan!”

(Dünya koşuyor söz mü? Birlikte koşacaktın;/ Ne yazık ki, bütün azmi sen arkanda bıraktın!/ Mâdem ki uyandın, o uzun uykularından,/ Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa, kımıldan!”) Mehmet Âkif

       Âkif okumalarına devam ediyoruz. “Safahat”ta gezinirken onun manzum hikâye aktarımları arasından bir mısra dikkatimi celbediyor: “Mâzisi yıkık milletin âtisi olur mu?” Azimden Sonra Tevekkül şiirinin mısraları arasında bu mısra onun zamanının çilelerinin, ıstıraplarının bir seslemesi belki ama bugüne dair işaretler de barındırmakta. Geçmişe dair bir şuura sahip olmayan milletler yok olmaya mahkûm değil midir?

        Şu an dünya coğrafyasında yaşadıkları topraklardan, vatanlarından uzaklarda, sürgünde yaşamaya mahkûm göçmenler gündemin birinci sırasında değil mi? Gözyaşları, ahlar, kahırlar içerisinde bir insanlık. Başlarına gelen onca felaketin başında ne geliyor acaba? Her biri vatanını müdafaa için ne kadar mücadele edecek güce sahipti acaba? Bu gücün kaynağı nereden geliyordu? Onca göçmenin yanı sıra ölümü göze alıp onca sıkıntıya katlanan ve vatanını terk etmeyen Türkmenlere ne demeli?

          Demek ki millet olmanın sırrı sahip olduğu kimliği korumaktan, yaşatmaktan geçiyor. Bundan dolayı gençlerimize, evladımıza tarih şuurunu birinci elden vermeliyiz. Âkif’in göçmenlere gösterdiği insanlığın sırrı da bu şuurdan, bu imandan geçiyor.

        Dünyaya farklı pencerelerden bakabiliriz, tartışabiliriz, kavga da edebiliriz. Bırakın tartışalım, kavga da edelim. Ama tartışırken, kavga da ederken aynı havayı soluduğumuz, aynı sudan içtiğimiz birlikte doğup büyüdüğümüz bizi biz yapan bu topraklarda yaşarken öteleşmeyelim, kamplaşmayalım.

          “Biz” olma şuuruna sahip olacağımız ve her daim “Bir” olmamızı sağlayacak mâzimizden bîhaber olmayalım. Mâziye geçmiş diyen aldanır. Kültürüyle, medeniyetiyle, geleneğiyle, farklılıklarıyla, farkındalıklarıyla, ilmiyle, irfanıyla, sanatıyla bütün bu emanete sahip çıkan bir şuurun aydınlığında Âkifleri okumaya devam edelim.

            Son okumamız yine Âkif’in mısralarından olsun. Bize yol göstersin:

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryat ile kurtulması memul ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
İş bitti… Sebatın sonu yoktur!’ deme, yılma.
Ey millet-i merhume, sakin ye’se kapılma”

                                                                  Mehmet Âkif

  Safahat, Mehmet Âkif Ersoy, Türk Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara-2015

Yazar

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER