3 yaşında bir kız çocuğunu komşusuna emanet ederek, 8 yaşındaki oğlunu okula bırakmaya giden bir anne, eve dönüp, kızını komşudan alıp, evi geçindirmek için çalıştığı ev temizliği işine gidecekti. Çalıştığı evin sahibi evde olmadığı için, kimseye emanet etmeye kıyamadığı küçük kızını karton koliden yaptığı yatağın içinde uyutuyor, kimse görmeden yanında büyütüyordu.
O akşam okul çıkışında, okula bıraktığı oğlunu almaya gidemedi… Komşusuna emanet ettiği bebeğini de… Çünkü; okul dönüşü çocuklarına “baba” olamayan, kendine “eş” olamayan hatta insan olmayı başaramayan bir cani tarafından hayattan koparıldı. Bu anne henüz 28 yaşındaydı...
Sosyal medyada bir anda bu haber yankılandı, tepkiler yağdı, herkes sayfalarında bir kare paylaştı ve ertesi gün sönmeye başlayan tepkiler başka benzer hikayelerle unutuldu gitti…
Peki o 3 yaşındaki küçük kız sonra hayatına nasıl devam etti? Ya o henüz 8 yaşındaki okuldan bir daha alınamayan çocuğu bekleyen hayat nasıl bir hayattı? Onların bir daha karnı gerçekten doydu mu? Gerçekten bütün bedenleriyle bir kez olsun ısınabildiler mi? Onları kim yıkadı? Kim okşadı, sevdi? Kime ağladılar? Ne istediğini bir kez daha söyleyebildiler mi, kalan ömürlerin de onu gerçektendinleyen birine? Bir yudum gerçek bir sevgi, korunma ve sahiplenme yaşadılar mı? Onlara sormak, onlardan dinlemek gerekir bütün bu hikâyeyi belki de…
Ama öncesinde şu soruyu yöneltmek gerekir muhataplarına belki de: Onların çalınan hayatlarının sorumlusu ya da sorumluları kimlerdi? Onları hayat boyu koruyacak en büyük sığınağını elinden alan zihniyet önlenebilir miydi? Ne yapıldı? Ne yapılmadı? Kim ne yapabilirdi?
Kim bilir böyle kaç hayatlar vardır şu an görmediğimiz ve duymadığımız? Bu konuda yapılan resmi araştırmalardan öğreniyoruz ki, ülkemizdeki durum çok vahim…
Son yıllarda yapılan önemli bir araştırmaya göre, Türkiye’de kadına yönelik şiddet oranı yüzde 38 olarak açıklanmış. Türkiye bu konuda OECD ülkeleri arasında ilk sırada yer alıyormuş. Ayrıca aynı araştırmada, uzun süreli şiddet görme oranı olarak da Türkiye listenin yine en başında yer alıyor. İnsanın canını nasıl acıtan bir tablodur bu…
Dünya Ekonomik Forumu’na (WEF) göre ise Türkiye, kadın-erkek eşitliği açısından 146 ülke arasında, 129. sıradayer aldığı açıklanmış.
Oysa kadınlar; yaratıcılıklarıyla, şefkatleriyle, ürettikleriyle ve paylaştıklarıyla dünyayı daha insanî ve daha güzel kılıyorlar. Onlar dünyanın en estetik manzaraları, çiçekleri ve büyülü güzellikleri…
Ama ne yazık ki anlıyoruz çok sayıda kadın evinde, sokakta, iş yerinde şiddetle yüz yüze geliyor. Bu yalnızca bir bireysel trajedi değil; toplumsal bir yara, kendini sürekli besleyen kısır bir döngü, huzura, barışa, mutluluğa, insanca yaşama ve eşitliğe karşı büyük bir engel.
Bu şiddetle mücadele etmek için, ilgili kurumlar ve sivil toplumlar tarafından çok acil bir şekilde gerekli önlemlerin alınması gerektiğini görüyoruz. Her bireyin bu konuda kamu desteğini de alarak, kendini güvende hissedeceği ve nasıl davranması gerektiğiyle ilgili destekler verilmesi, bireysel olarak da korunması, şiddeti besleyen düşüncenin, kültürün ve sistemin dönüştürülmesi gerekiyor.
Kadına yönelik şiddete karşı durmak demek; kadının yalnızca bir mağdur değil, eşit haklarla yaşayan, değer verilen bir birey olduğunu da kabul etmek olmalıdır. İster fiziksel şiddet olsun ister psikolojik, ekonomik ya da dijital… Şiddet biçimi ne olursa olsun, temelinde saygısızlık, egemenlik isteği ve toplumsal eşitsizlik yatmaktadır.
Toplum olarak; koruma değil, güçlendirme; korku ile susturma değil, güven içinde kendini ifade, ayrıştırma değil, onurların eşit olduğu bir yaşam biçimini seçmek gerekir.Türklerin töresinde olan bu değerlerin yeniden toplumun damarlarında hayat bularak, yaşamın içine hâkim olmasının sağlanmalıdır.
Her türlü gelişimin, bu değerlerden oluşan temeller üzerinde inşa edilmesinin sağlanması için de ilgili kurum ve kuruluşlarca gerekli önlemlerin alınması; eğitimin, adaletin, sanatın, güvenlik kollarının ve sivil toplum kuruluşlarının da üzerine düşen sorumlukları alması gerekir.
Kadına şiddetle mücadele bir gündem değil, aynı zamanda bir insanlık görevidir. Sadece bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda insan hakları ihlalidir. Türkiye’de de bu sorunu önlemek için hem yasal düzenlemeler yapılmakta hem de çeşitli kurumlar aracılığıyla sosyal destek sistemleri geliştirilmektedir. Ancak, bütün bunların yeterliliğinin, alınan son araştırmalar ve sonuçlara göre tekrar değerlendirilmesi gerektiği büyük önem arz etmektedir.
Bu konudaki çözüm sadece devlette değil; aynı zamanda bireylerin, ailenin, okulların, medya ve toplumun tüm katmanlarının gerekli sorumluluğu almasını gerektirir.
Peki, bireysel olarak Şiddete tanık olunduğunda neler yapılabilir:
-183 Sosyal Destek Hattı veya 112 Acil üzerinden şikâyet edilebilir.
– Çevredeki kadınlara duygusal ve sosyal destek sağlayarak, yalnız olmadıkları hissettirilebilir.
– Ailede çocuklara şiddetten uzak, güven içinde bir alan yaratılarak, cinsiyet eşitliği, haklar ve şiddet konularında küçük yaşlardan itibaren bilinçlendirilebilir.
– Medyada veya sosyal platformlarda şiddeti meşrulaştıran ya da görmezden gelen içeriklere karşı duyarlı olmak, eleştirel yaklaşmak gerekir.
– Eğitim kurumlarında ve ailede toplumsal cinsiyet eşitliği temelli yaklaşımların desteklenmesi için gerekli talep ve destekler verilebilir.
– Toplumda kadının rolüne dair önyargılar kırılması için yapılacak çalışmalar desteklenebilir.
– Yerel yönetimler, STK’lar ve medya organları bu konularda sorumluluk almalı ve gerekli çalışmaları yapmalıdır.
– Okullarda ve kamu kurumlarında cinsiyet eşitliği eğitimi yaygınlaştırılmalıdır.
Unutmayalım ki; şiddeti önlemek, yalnızca mağduru korumak değil; şiddetin doğduğu ortamı da dönüştürmektir.



Kaleminize sağlık Nazlı hanım. Her zamanki gibi toplumsal bir sorunu yeniden düşünmemizi, farkına varıp sorgulamamızı sağladınız. Geride kalanlar, hele de çocuklar için hayat daha da zor bir hale geliyor. Annesizlik bir yandan, sevgisizlik bir yandan…. Üstelik buna sebep olan da çoğu zaman öz babaları. Bu çocuklar büyüdüklerinde ruhen sağlıklı bireyler olabilecekler mi?