Son bir aydır grip salgınını atlatmaya çalışırken bu satırları yazıyorum. Bedenim dinlenmek istiyor belki, ama zihnim hâlâ üretmenin peşinde. Yorgunlukla yazmak arasında ince bir çizgi var; biri pes etmeyi, diğeri hayatın içinde kalmayı temsil ediyor. Ben ikincisini seçtim.
Yazarken kendimi sık sık şu şarkıyı mırıldanırken buluyorum:
“Öyle bir yerdeyim ki… Bir yanım mavi yosun, dalgalanır sularda.”
Ne güzel sözdür bu.
Bir yanımız suyun altındaki o ağır, dingin sessizlikte; diğer yanımız akıntıya kapılmış, direnmeye çalışan bir damla gibidir.
Tam da insanın iç hâli bu değil mi?
Bir yanımız bırakmak ister, diğer yanımız yeniden başlamak.
Bir yanımız hasta, diğer yanımız hâlâ umutlu.
Ve bu iki yan arasında, üretmek bizi yaşama bağlayan köprüdür.
Hastalığın garip bir tarafı var: Her şeyi yavaşlatıyor. O yavaşlıkta duvarların rengi, saatin sesi, pencerenin buğusu bile farklı görünür. Günler, aynı fincanda soğuyan çay gibi oluyor. Ama işte tam o anlarda insan kendini daha net duyuyor. Çünkü gürültü sustuğunda iç ses konuşmaya başlar.
O ses bana her gün şunu söylüyor: “Üretmek, nefes almak kadar hayati.”
Geçen akşam, boğazım şişmiş, yutkunmakta zorluk çekerken ve burnum tıkandığı için nefes alamaz durumdayken, masamınkenarındaki not defterime gözüm ilişti.
Sayfaları arasında yarım kalmış bir cümle gördüm:
“Bazen durmak, ilerlemenin ilk adımıdır.”
Kendime gülümsedim.
Belki de bu hastalık, durmayı öğrenmem için gelmişti.
Ama durmak, vazgeçmek değildi.
Çünkü yazmak, benim için nefes almak gibiydi.
Yazdıkça, kelimeler bana ilaç gibi geldi.
“Çaydanlığı Sırrı” isimli hikayeyi bilir misiniz?
Yaşlı bir kadın, hastalığında bile her sabah çayını demlermiş. Torunu merakla sormuş:
— “Büyükanne, bu kadar halsizken neden kendini zorluyorsun?”
Kadın gülümsemiş:
— “Çaydanlık kaynamazsa ev soğur, ben de kaynamazsam içim soğur.”
İşte üretmek tam da bu: İçimizi sıcak tutmak.
Yazmak, çizmek, konuşmak, üretmek… Hepsi insanın içindeki ateşi diri tutma biçimi. Dışarıda rüzgâr esip soğuk vurduğunda, o küçük iç ateşin sönmemesi için bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bazen küçük bir satır, bir şarkı mırıldanışı, bir çaydan çıkan buhar kadar sade bir şeydir ama ruhu yeniden canlandırır.
Hastalık, çoğu zaman bahaneye dönüşür.
“Bugünlük yazmayayım, dinleneyim.”
Ama ertesi gün de aynı cümle gelir, sonra bir bakmışsın üretme isteğin yerine alışkanlıkla gelen sessizlik oturmuş.
Oysa üretmek kusursuz bir hâl gerektirmez.
Kırık dökükken bile yazabilirsin.
Sesin kısılmışken bile konuşabilirsin.
Gücün azalmışken bile düşünebilirsin.
Çünkü üretmek, ruhun karar verdiği bir eylemdir.
Nietzsche’nin dediği gibi: “İnsanı yaşatan şey, dayanabildiği acılar değil, uğruna yaşadığı amaçtır.”
Benim için o amaç, yazmak. Kimisi için resim yapmak, kimisi için bir çocuğun elinden tutmak… Ama mutlaka bir şey olmalı. Çünkü amaç, insanın bağışıklık sistemidir; hem bedeni hem ruhu ayakta tutar. Hepimizin içindeki o mavi yosun gibi, suyun altında bile yaşamaya devam eden bir tarafı var.
Sessiz ama dirençli.
Şarkıyı yeniden mırıldanıyorum:
“Bir yanım mavi yosun, dalgalanır sularda…”
Bu cümle artık bana hastalığı değil, direnci hatırlatıyor.
Çünkü yosun, en karanlık suda bile yaşamayı başarır.
O karanlıkta beslenir, büyür, ışıkla buluşacağı günü bekler.
Belki biz de öyleyiz; bazen bulanık sularda, bazen sessiz gecelerde, ama hep yaşama tutunarak geçiriyoruz.
Grip bana sabrı, sessizliği ve üretimin gerçek anlamını öğretti.
İyileşmek sadece bedenle değil, kelimelerle de olurmuş.
Ve her kelime, bir nefes gibi içini açarmış insanın.
“İçinde yaşama isteği varsa, en karanlık su bile seni boğamaz.”
Ben hâlâ mırıldanıyorum o şarkıyı, ama bu kez başka bir tonla:
“Bir yanım mavi yosun…
Diğer yanım, yeniden doğan bir umut.”



YORUMLAR