
İnsan, sanıldığı kadar karmaşık bir varlık değildir. Aksine, insan son derece basittir. Bu basitliği kabul edemediğimiz için onu mitlerle, dogmalarla, sembollerle ve kutsamalarla karmaşık hâle getiririz. Oysa insanı anlamak için gizli ilimlere, yıldız haritalarına, sayılara ya da sembolik masallara ihtiyacımız yoktur. İhtiyacımız olan tek şey, dürüst bir akıl yürütmedir.
İnsanın hayvandan farkı olmadığı iddiası da bu bağlamda yüzeysel ve kolaycıdır. İnsan bir köpekten, bir kuştan ya da bir balıktan farklıdır fakat bu fark doğuştan gelen kutsal bir üstünlükten değil, potansiyelden kaynaklanır. İnsan zeki doğmaz, öğrenir. Deneme–yanılma yoluyla çözer, taklit eder, tekrar eder. En büyük farkı ise iletişimdir. İletişim kurabilen bir tür oluşumuz, bizi hayatta tutan temel etkendir. Bizden daha “zeki” olduğu varsayılan türler, iletişim kuramadıkları için yok olup gitmiştir. İletişim, boş bir yetenek değil kolektif zekânın kendisidir.
Okültizm, burçlar, fal, numeroloji gibi alanlar işte bu basit insan doğasının zaaflarını sömürür. Bunlar bilgi üretmez, inanma ihtiyacı üretir. Okültizmin temelinde gizli bir hakikat değil, ustaca kurulmuş bir dil vardır. Belirsiz, yuvarlak, yoruma açık cümleler… “Yakında büyük bir karar alacaksın.” Ne zaman? Hangi karar? Bir insanın bir anda dışarıya çıkması bile bir karar değil midir? Zaman belirtilmez, ölçüt konmaz, sınır çizilmez. Böylece iddia asla yanlışlanamaz.
“Bir gökbilimci çarşıda “Bunlar da başıboş dolaşanlar,” diyerek yıldızları gösteren bir şekil çiziyordu. Diogenes haykırarak şöyle dedi: “Seni sefil, başıboş dolaşanlar bunlar değil, asıl etrafını sararak sanki gökyüzünden inmişsin gibi sana hayretle bakan bu insanlar başıboş dolaşıyor.”
-Diogenes
Burçlar bunun en ucuz örneğidir. On iki burç vardır ve her biri için yazılanlar dikkatle incelendiğinde, neredeyse tamamen olumlu niteliklerden oluşur: tatlı, zeki, sempatik, espritüel. Peki o hâlde dünyadaki katillerin, hırsızların, ahlaksızların burcu nedir? Burçlar bunu söylemez çünkü amacı açıklamak değil, okşamaktır. İnsan kendini iyi hissetmek ister. Kendine ait olmayan bir tanımı bile, hoşuna gidiyorsa sahiplenir. Orada “ben böyleyim” der, çünkü öyle olmak ister.
Numeroloji de aynı oyunun başka bir versiyonudur. 23 sayısı meşhurdur ama ararsan her yerde bulunur. İsmindeki harfleri sayarsın, çarparsın, toplarsın, 23’ü de bulursun, 17’yi de, 35’i de. Harflerin, sayıların kendiliğinden hiçbir anlamı yoktur. Anlam, sonradan yapıştırılır. Mars’ın savaşı temsil etmesi de böyledir. Bu, evrenin dili değil; insanın sembol üretme hastalığıdır.
Okültizm denilen şey, özü itibarıyla hitabet becerisidir. İkna etme, aldatma ve yönlendirme sanatıdır. Politikacıların, demagogların, vaizlerin, hatiplerin, falcıların, ideologların kullandığı aynı dilsel mekanizma… Açık uçlu ifadeler, pozitif genellemeler, zamansız vaatler. Bugün olmazsa yarın; yarın olmazsa elli yıl sonra “bak demişti” denir. Bu kehanet değil, dil oyunudur.
“Çocuklarımıza kendi dünyalarından önce sekizinci kat göklerdeki yıldızların ve devinimlerinin bilimini öğretmek büyük bir saflıktır. Anaksimenes, Pythagoras’a şunu yazmış. Gözlerimin önünde ölüm ve kölelik dururken yıldızların düzeniyle nasıl uğraşabilirim? Herkesin şöyle düşünmesi gerekli: Bizi para tutkusu, mevki tutkusu, saygısızlık, geri kafalılık içimizden yıkarken gidip de dünyanın dönüşüyle mi uğraşacağım?”
-Montaigne
Benim için hakikat ikidir: felsefe ve sanat. Bilim, ne kadar değerli olursa olsun, benim gözümde bir hakikat değildir, bir araçtır. Bilim, felsefeden doğar, geliştikçe felsefeyi köreltir. Sonra bilim kendi sınırlarına çarpar, sorular cevapsız kalır ve felsefe yeniden güçlenir. Bu bir döngüdür. Bilim ilerledikçe değil, tıkandıkça felsefe derinleşir.
Ayrıca bilim her zaman dönemin mutlak gücünün elindedir onun işine geldiği gibi bilimi insanlara tamamen farklı ve yanlış tanıtabilir. Emin olduğumuz şeylerin birçoğunun beş yüz yıl sonra safsata olarak görülmeyeceği ne malum? Bunu beş yüz yıl önce kilise muhitine deseydik onlar da gülerlerdi ve hakikati bulduklarını geriye kalanın safsata olduğunu iddia ederlerdi. Bu çizgide septisizm bizi besleyen en önemli besin olmalıdır. Bu merhalede “kesinlikle böyledir” veya “kesinlikle böyle değildir” gibi cümlelerden kaçınılmalıdır çünkü kesinlik her dönem olduğu gibi günümüz dünyasında da göreceli ve ayrıntılı bir kelimedir.
Sanat ise insanın kendine en dürüst olduğu alandır. Sayılarla değil, sembollerle ama kandırmadan konuşur. Okültizm sembol kullanır ama aldatır, sanat sembol kullanır ama açar. Aradaki fark budur.
Ben gizli hakikatlere değil, açık sorulara inanırım. Yıldızlara değil, düşünceye. Sayılara değil, dile. Ve insanı anlamak için evrene bakmam; insana bakarım. Çünkü insan basittir. Ve bu basitlik, tüm masallardan daha gerçektir. İnsanı aldatıp malına, mülküne ya da diğer varlıklarına el koymak isteyen şarlatanlar insanı karmaşık ve galaksiyi çözülmez bir labirent olarak ve kendilerini de bu yolu bilir kişi olarak tanıtırlar ki işleri kendilerine gümüş tepside sunulsun.
“İşte insanların sersemliğine güzel bir örnek: Çoğu kez kendi ektiğimizi biçtiğimiz halde, bahtımız kapandı mı, başımıza gelecek felaketlerin sorumluluğunu gider güneşe, aya ve yıldızlara yükleriz. Sanki zorunlu olduğumuz için kötülük yaparmışız gibi; sanki göklerin zoru ile budala, doğuşumuza egemen olan burcumuzun baskısı ile alçak, hırsız ve hain, sanki yıldızımızın etkisine boyun eğmek gerektiği için sarhoş, yalancı olur, zina ederiz. Yaptığımız bütün kötülükler kutsal bir gücün zoruyla olur. Orospu peşinde koşan bir zamparanın şehvetini bir yıldıza yüklemesi harika bir kaçamak doğrusu!”
-William Shakespeare



YORUMLAR