Goethe ya da tam ismiyle Johann Wolfgang von Goethe (1732-1849) 83 yıllık bir çınar, ele aldığı konuları en can alıcı haliyle işlemesi onu başından beri en büyük yazarlardan ve ruh tahlil ustalarından biri yapıyor. Bununla yetmediği gibi kendisi aynı zamanda doğa bilimci, ressam siyasetçi, hezarfen ve kimilerine göre büyük bir filozof. Ama ben bu yazımda klasik bir tanıtım yazısı yazmaktan ziyade onun bende bıraktığı izleri, hayatıma yön verişini ve etkileyici sözlerinden yararlanarak tanıtacağım. Goethe bana göre diğer yazarlardan çok daha acımasızdır; bu acımasızlık bir sertlikten değil, onun insanüstü denebilecek yüksekfarkındalığından doğar ve bu farkındalık ister üstünlük ister zaaf olarak görülsün, okurunu da kaçınılmaz biçimde uyandırır. Ancak bu uyanışın bedelsiz olmadığı açıktır. Goethe, insanın tüm eksik, fazla, aşırı ve banal yanlarını kelime oyunlarına sığınmadan, doğrudan okurun yüzüne vurur, bunu yaparken de sanatını icra etmekten ödün vermez.
“Eğer gerçekten, bir şey söylemek konusunda ciddi ve kararlı iseniz, kelimelerin peşinde koşmaya ne gerek var? İnsanlığa gösteriş yapmaya çalışan süslü nutuklar, güzün kuru yapraklarını hışırdatan rüzgâr gibi tatsızdır.”
-Johann Wolfgang von Goethe
Faust’ta geçen bu söz, Goethe’nin düşüncelerini dolaysızca karşısındakinin yüzüne çarpma eğilimini açıkça gösterir fakat bu tavır dümdüz bir realizm değildir, çünkü Goethe aynı zamanda bu sertliği kendine has sanatıyla süsler. O, bir konuyu yalnızca anlatmaz; onu işler, hatta daha da ileri giderek ruha işler. Bu yüzden ben hep söylerim: diğer yazarlar yazar, Goethe ruha işler. Bu yazımda, sevdiğim yüzlerce sözünden birkaçını da yorumlayacağım. Goethe’nin edebiyat dünyasına katkılarından başlayalım. Popüler kültürde sıkça yer edinen “Genç Werther’in Acıları” kitabı, birçok yazarın basitçe ele aldığı “aşk, aşk acısı” temasını öyle bir bağlamda işler ki kitabı okuyup intihar eden ciddi sayıda insan ortaya çıkar ve literatüre “Werther Etkisi” kavramı girer. Bu durum, Goethe’nin bir konuyu yalnızca anlatmakla kalmayıp, onu derinlemesine işleyerek okurun hayatına doğrudan müdahale ettiğini gösterir. Kitabı basit bir aşk acısı kitabı olarak görmek, onun büyüklüğünü küçük bir ölçekten incelemeye sebep olur. Kitap yoğun biçimde sembolist ögelere yer verir ve tükenmişlik ile hayal kırıklığı arasındaki onulmaz yaraları bir bir döker, dökerken okuyanı da içten içe tüketir. Bu kitapta birçok favori sözüm var, ama bir tanesi var ki, onu anlatmaya çalışmaktansa doğrudan yazmak daha doğru olur. Çünkü bir sanat eserini anlatmaya çalışmak—özellikle onu Goethe gibi bir dahi yazdıysa—hayli güçtür.
“Akşamdan güneşin doğuşunu seyredeyim dediğim halde, sabah yataktan çıkmıyorum; gündüzden ay ışığını görünce mutlu olmayı umduğum halde, akşam odamdan dışarıya çıkmıyorum. Niçin yataktan çıktığımı, niçin yatağa girdiğimi tam olarak bilmiyorum.”
-Johann Wolfgang von Goethe
Bu söz, majör ya da minör birçok depresif durumda hepimizin yaşadığı ama adını koyamadığı bir durumu son derece düzenli ve derli toplu biçimde anlatır. Yaşadığımız bu saçmalığı böylesine net ifade eden bir cümleyle karşılaşmak zordur. Goethe’yi okumak ve öğrenmek çok şey kazandırır; ancak kazandırdıklarının karşılığında ödettiği bedel hiçbir zaman hafif değildir, çünkü insan olmanın vahametiyle savrulurken gerçeklik artık gözümüzün önünde daha parlak ama daha sarsıcı görünür.
Goethe’nin en bilinen eseri olan Werther’i bu çerçevede ele aldıktan sonra Faust’a geçmek gerekir zira Faust, Werther’in yoğun duygusal tesiratının yanında, uçurumun başında sükûnetle bekleyen Orpheus kadar sessiz ama korkunç bir biçimde temalarını işler. Goethe bu kitabı 18 yaşında yazmaya başlar ve 78 yaşında bitirir; yani yaklaşık 60 yıl boyunca, hayatının neredeyse tamamını bu esere adar. Her yazım aşamasında kitabını ilerlettikçe bölüm bölüm yayımlıyor. İnsanlar bu kitabın yeni bölümlerini, yazarının yaşadığı dönemde adeta bir dizi izler gibi beklemişlerdir. Goethe’nin 18 yaşından 78 yaşına kadar olan tüm deneyimlerini, gelişimini ve en önemlisi değişimini net bir şekilde görebiliyoruz. 6 yıl değil, 60 yılda yazılmış bir kitap, söylemesi çok kolay ama 60 yıl yaşam bile günümüzde neredeyse bir insan ömrüne eşdeğer. Goethe hayatını bu kitaba adadı. Kitabın konusu, bilgiyi bir kült hâline getirmiş ve bilgi uğruna her şeyi yapabilecek bir karakter olan Faust üzerinedir. Faust, öğrencileriyle birlikte gotik tarzda karanlık bir evde sürekli bilgi peşinde koşan bir simyacıdır, ancak bilgi ona neredeyse hiç tam anlamıyla gelmez. Bu yüzden, şeytan—o dönemdeki Hristiyan terminolojisinde Mephistopheles—ile bir anlaşma yapar. Anlaşmaya göre, bilgi karşılığında Mephistopheles ona geçici güç ve rehberlik sunacaktır. Eğer yoldan saparsa sonu cehennemdir; ancak hayata bağlanabilirse, şeytanı yenip cennetle ödüllendirilecektir. Buradaki cennet, bilgi bahçesinden alınmış bir demet çiçektir elbette.
“Araştırıp durdum ateşli çabalarla,
Felsefe, tıp ve hukuk ilmini
Ve ne yazık ki teolojiyi
Ve şimdi duruyorum burada bütün
Bilgimle bir ahmak gibi…
Öncekinden farkım olmadan. “
-Johann Wolfgang von Goethe
Bu dizeler, Faust’un anlayışını olduğu kadar Goethe’nin bir dönem yaşadığı psikolojisini de ele verir, ne kadar araştırılırsa araştırılsın, insanın en sonunda yine insan olduğunun kabulü. Sürekli bizler de bir şeyler uğruna gözümüzü karartıp tanrıya bile karşı gelmedik mi? Bu bilgi olsun, aşk olsun, kariyer olsun ya da her neyse bunların herhangi birinin hiçbir önemi var mı? Yoksa kendimizi hayata bağlamak için uydurduğumuz basit gerçeklikler yansıması mı? Faust, yalnızca bir bireyin değil, var olmuş tüm insanlığın hikâyesidir. Neler araştırırsam araştırayım en sonunda yine ben bir insanım kabullenişi beni kinik bir hayata itiyor ama bunun imkansızlığı peşimi bırakmasa da hep aklımda bir yerlerde.
“Elbette! Hayatı yaşamak için çok emek harcıyoruz. Ölçülü bir yaşam tarzıyla yetinip, rahat edeceğimiz yerde, huzurumuzu kaçıracak biçimde yayılıp, genişliyoruz.
—
Bizler günlük yaşantılarımızda sezilere, fallara, olağanüstü durumlara önem verir onlarla hayata bir anlam katarız. Ancak, hayatın kendisi önem kazanıp, çevremizdeki her şey canlandığı sırada bunlara bir de bu batıl inançlar eklenirse durum bir felakete dönüşür. Yaşamın bu belirsizliği noktasında bırakın da umutla endişe arasında kalmış bir kalp, kendine yol bulmaya yaramasa bile, hiç olmazsa gözlerini çevirebileceği bir ümit ışığı bulsun!”
-Johann Wolfgang von Goethe
Goethe’nin Faust’ta sıkça değindiği konulardan biri de batıl inançlardır. Aydınlanma döneminde yaşamış biri olarak fal, büyü ve benzeri safsataların insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisinden rahatsızlık duyar. Buna rağmen insanların bu basit yalanları hâlâ sorgulamadan benimsemesi, onun düşünce dünyasında ciddi bir hayal kırıklığı yaratır.
Goethe’nin, Faust’da değindiği konuların hepsini tabii ki de basit bir deneme de ele alamam, zati Faust kitabını anlatabilmek için onun uzunluğunda bir kitap daha yazmak gerekir ama ben bazı öne çıkan ve beni etkileyen düşüncelerinden anlatarak ilerleyeceğim. Goethe sanırsam ki hayatının bir merhalesinde monotonluktan ötürü ciddi bir boşluğa düşüyor ve bana da 48 kıtalık “Öte Dünya Ziyareti” isimli şiir kitabımı yazmama bu sözüyle mülhem oluyor.
“Bir dize güzel gün kadar çekilmez şey yoktur.”
-Johann Wolfgang von Goethe
Bu sözü küçükken okuduğumda hiçbir şey anlamamıştım ama sonrasında deneyimleyerek öğrendim ve sonucunda o şiir kitabım yaratıldı. Altını çizmek istiyorum onu ben yaratmadım Goethe’nin ışığından bir huzme onu yaratmama vesile oldu. Bu sözü basit görünse de çok derindir ve kavrayabilmek için ciddi bir yaşantı gerekir. Bu yüzden sürekli beni Goethe var etti derim. Bu sözünü destekler nitelikte Faust kitabında bir sözü daha var ki bu sözden de öte.
“Ne giyersem giyeyim, hissederim yine de
Acısını bu sınırlı dünya hayatının.
Sadece oyun için çok yaşlıyım,
İsteksiz kalmak için ise çok genç.
Ne verebilir ki bana dünya?”
-Johann Wolfgang von Goethe
Monotonluk bilinci nedir yine Goethe ile tanıştım bu duyguyu ilk istihsal ettiğimde onun etkisinden çıkmam güç oldu hatta tam olarak çıkmış olduğum bile söylenemez ve varoluşsal sancılar eşliğinde yazdım o kitabı Goethe sayesinde mi desem yüzünden mi desem bilemiyorum. Ama bu Goethe’nin bana farkındalık kattığı en basit mevzulardan biri bunun gibi yüzlerce olgu var. Ne yazık ki Goethe okuma kılavuzu “Rubicone’u geçmek” gibi o yola girdin mi bir daha geri dönüş yok, ya hiç girmeyip mutlu ama farkında olmadan yaşayacaksın ya da her şeyin farkında ve karamsar.
Her halükarda yine de Goethe’nin her sözü benim için kanun gibidir onunla tanıştığımdan beri bilge bir rehbere sahibim çünkü o içinde bulunduğum durumla alakalı bir yazı yazmışsa —ki yazmıştır— onun deneyimlerinden faydalanarak yolumu aşıyorum ne kadar kendisi de bunu reddeder mahiyette söz yazsa da ben buna uymak zorundayım.
“Öğütmüş! Yaramış mıdır hiç öğüt insanların işine?
Boşunadır sağır kulaklara söylenen akıllıca sözler.
Yaptıkları işler başarısızlığa uğrasa da acımasızca,
Giderler eskisi gibi kafalarının dikine.”
-Johann Wolfgang von Goethe
Öğüt büyük oranda dinlenmez ama sözden ziyade kimin söylediği önemli, böyle bir bilgeyi tanıyıp onu dinlememek gaflete düşmek olurdu. Sanıyorum ki onun şanssızlığı —tarihte bir tane daha ona benzer bir kişi olmaması— ona öğüt dinlememeyi tamamen hayat felsefesi haline getirmiş.
Bir diğer konuysa yine hayatıma yön veren basit birkaç sözü. Lise dönemlerimde derin bir izolasyon içindeydim. Takdir, ilgi ve kabul edilme beklentimden kaynaklı artık bir şeylerin ucundan tutma zamanı gelip de geçiyordu. Ama hakikaten hiçbir şekilde kendime bakmıyordum, dışarı bile çıkmıyordum sonra yine bana resmen bir vahiy indi ve o sözü okudum.
“Her konuda bilim peşinde koşmak boşuna,
Ancak öğrenebileceğini öğrenir herkes;
Ama anı yakalayabilen
İşte odur doğru adam.”
-Johann Wolfgang von Goethe
Latince bir deyiş olan “carpe diem” yani günleri ya da anı yaşa sözü çok klişe ve harekete geçirir bir etkiye sahip değil ama bu sözü sanatsal ve etkileyici bir şekilde çevirip benimle tanıştıran Goethe muhtemelen ölümünden 150 yıldan daha fazla bir süre sonra doğan birisinin bu sözü mottosu seçeceğinden habersizdi.
Goethe gençlik çağında anlamlı olduğunu düşündüğüm olgun bir kabulleniş ve “akışına bırak” felsefesine kapılıyor. Yakınıp devrilmektense yürüyüp ilerlemeyi tercih ediyor yine bunu yansıttığını düşündüğüm bir sözle bunu daha net sergileyeceğim.
“İnsanlar her şeyi hem kendileri, hem de başkaları için zorlaştırıyorlar. Yine de,” dedi, “bir dağı aşmak zorunda olan bir seyyah gibi bu konuda susmak en iyisi; elbette dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur; ama sonuçta orada ve aşılması gerekiyor!”
-Johann Wolfgang von Goethe
Bu söz de bana en azından iki kıtalık bir şiir yazdırdı. Ve Goethe bana yazmayı öğretmedi yazmanın bedelini öğretti… Onun bana olan velinimetini tazmin etmek olanaksız. Hayatımdan çıktığı anda yazılarım 90%’lık bir düşüşe doğru seğirtiyor. Tabii ki bir yerde bitmesi gerek burada sabaha kadar yüzlerce alıntı ve örnek verebilirim ama bence bu saatten sonra anlatmam değerini yitirir. Gerçekten niyeti olan ve buna katlanabileceğini düşünen zaten bu yola çoktan girmiştir. İlk kez bir denememde bu kadar fazla alıntı yaptım ama neden yapmayayım? Bu durumu benden daha iyi açıklayan biri varken benim o ipte yürümeye çalışmam acemi bir cambaz misali olurdu.
Goethe’nin yaşamının son yıllarında öne çıkan bir çalışmasından bahsedip öyle yazıyı bitireceğim. “Marienbad Ağıdı” şiiri Goethe 78 yaşındayken yani Faust kitabının yazımını henüz bitirdiğinde 18 yaşında genç bir kıza aşık olur. Onunla irtibat kurmak için annesiyle konuşmayı dener ama annesi kaçamak bir cevap verir ve bir daha da denk gelmez. Bu genç kızın ismi Ulrike’dir. Goethe bu acının getirdiği biçare hissiyat ile henüz 24 yaşında işlediği Werther karakteri gibi bir hale bürünür ve o mükemmel dizeleri yazarak bu ağıt şiirini yazmaya başlar.
“Bu dünyadan geride ne kaldı?
Sarp kayalar
Kutsal gölgelerle taçlandırılmadı mı?
Ürünler olgunlaşmadı mı?
Yeşillikler canlı,
Irmak ve otlaklar boyunca uzanmıyor mu?
Ve yeryüzü ötesinin büyüklüğü
Bazen süslü bazen yalın kubbesini örmüyor mu?
-Johann Wolfgang von Goethe






YORUMLAR