İş merkezinin merdivenlerini ağır ağır çıkıyordu. Yukarıdan inen genç haberciler, soluk soluğa yanından geçip gitti. Bir süre durdu. Arkalarından bakıp “İstanbul’un gündemi bitmez. Yine bir adi vaka vardır. Bu haşin gençler de ona koşturuyordur.” diye düşündü. “Merhaba Hakan Bey.” Birden irkildi karşısına dikilen geniş suratlı adama baktı. Ani bir gülümsemeyle “Merhaba Coşkun Bey.” dedi. Tokalaştılar. Coşkun bir süre iki oda ötedeki mesai arkadaşını süzdü. “Çoktandır göremiyorduk seni, saha elemanı olmadın demi?” Alaycı bir çehreye bürünmüştü. “Bu manalı sözlerin muhatabı ben olamam herhalde, onca zamandır emek verip gazete tirajının yükselmesinde katkım olduğunu düşünüyorum.” Coşkun merdiven boşluğundan zemine doğru baktı. “Merkez medyanın Türkiye için durduğu konum önemlidir. Sizin yazılarınız ve benim yazılarım ayrı noktalarda dursa bile çeşitlilik açısından menfaatimize. Bu sebeple size saygı duyarım. Sadece uzun zamandır göremediğim için böyle tatsız bir şaka yaptım. Kusura bakma.” Hakan eliyle Coşkun’un kolunu sıvazladı. “Çok da önemli değil.” Coşkun aşağıya, Hakan yukarıya doğru yürüdü. Odanın kapısını gıcırtıyla açtı. Birbiri üzerine yığılmış dosyalar, köşede buruşturulup atılmış kağıtlar, masanın üzerine alelade konulmuş kalemler… Hemen koltuğuna geçti. Küçük bir düzenlemeyle önünü seyreltti. Masanın sol köşesinde duran kumandayla televizyonu açtı. Kırmızı şerit üzerinde son dakika yazısı “ABD Dışişleri Bakanı bir dizi görüşme için Türkiye’ye geldi.” Ankara Esenboğa Havalimanındaki karşılama töreni kalabalıktı. Ne de olsa ABDbakanı geliyordu. Kapı gıcırtısı yeniden duyuldu. Elinde küçük bir tepsiyle Şermin içeri girdi. “Efendim çay içeceğinizi umuyorum.” Hakan bir süre tepsinin üzerindeki tek bardak çaya baktı. “Tabi alabilirim.” Kadın yavaşça çay bardağını bıraktı. Kapı kapandığında Hakan televizyona odaklanmıştı. Haberin ayrıntısını ve konu başlıklarını takip etti. Televizyonu kapatıp bir süre iç sesini dinledi. Şimdi yazmak için hazırdı…
***
Semt kıraathanesine varmak için hızlandı. Ayaz Haliç kıyılarından içeri doğru koşar adımlarla geliyor, insanın nefesini kesecek kadar ürpertiyordu. Atkısına yumuldu. Köşede ayakkabı boyayan orta yaşlı adama gözü takıldı. “Ekmek parasıdır. Memlekette ne insan evlatları var. Erdemlidir ama ezilmekten de geri kalmaz.” diye düşündü. Kıraathane kapısı bir kapandı, bir açıldı. Bu kez içeri adımladı. Kalabalık sokağın ayazından kaçışıp kahveye sığınmıştı. İçerisi kâh nefes kâh çay demi buharıyla buğulanmıştı. “Nejdet ah işte orada.” deyip yürüdü. Dibindeki boş sandalyeye çöküverdi. “Nerde kaldın yahu?” “İş mi bitiyor sanırsın, hanım ‘git semt pazarına şunları al gel’ diye koca kâğıt tutuşturdu.” “Bu soğukta?” “Bu soğukta ya.” Kahveci kulplu tepsinin içinden ses etmeden masaya iki çay koydu. Bekir şekerleri bardağa bıraktı. Ardından kolu dürtüldü. “Bak şuna bak.” Hafif eğildi. “Hangi habere bakayım Nejdet?” “Hangisine olacak, Hakan’ın yazısına bak.” Gazeteyi kendine çevirdi. Gözlerini kıstı. “ABD neyin peşinde?” Başlığın altından devam etti. “Çok yetkili beyefendi çıkarları için ülkemize teşrif etmiş, hem de ne teşrif, sevgili ortağımız deyip iş birliğimiz artacak diyerek devam etmiş. Stratejik iş birliği lafını da eksik etmemiş, kim inanır…” Bekir hayretli hayretli başını salladı. “Memleket için şöyle kalem kaç tane kaldı ya. Adam anlamayan için kalemin ucunu sivriltip sivriltip yazmış.” Çay bardakları üst üste boşaldı. Köşe yazısı konuşulmaya devam ediyordu. Hakan’ın okuyucusu gün geçtikçe çoğalıyordu.
***
Bir kapı tıkırtısı duyuldu. Coşkun yanında genç irisi bir adamla odaya girdi. “Tanıştırayım, Bay Marko.” Hakan bir süre süzdü. İstemsiz elini uzattı, önündeki koltuklara buyur etti. Bay Marko söze girdi. “Efendim yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum.” Hakan bir süre sorgulayıcı baktı. Coşkun araya girdi. “Ahh söylemeyi unuttum, Bay Marko ülkemize yatırım yapan bir şirketin üst düzey yöneticisi.” Hakan şirketin ismini duyunca şaşırdı. Bu adamın ortalama gazetecinin yanında ne işi olabilirdi. “Bay Marko ülkemizin geleceği ile ilgili fikriniz nedir?” Marko bakışlarını yere düşürdü. Ani bir hareketle Hakan’a döndü. Dışarının ayazına inat bakışların sıcaklığı bir şeyler vaat ediyordu. “Hakan Bey, Türkiye dinamik bir ülke, güvenmesek gelmezdik. Fakat bazı şeyler gidişata çomak sokuyor hissi var içimde.” Hakan bakışlarını kıstı. Coşkun araya girdi. Eliyle kalem işareti yaptı. “Yazılarınızı kastediyor sanırım.” “Ne gibi, koca ülke benim yazımla mı gelecek tasavvuru çizecek?” Bay Marko bir süre odadaki kitaplara göz gezdirdi. “Hakan Bey, bazı yazıların etkisi Atlantik ötesine kadar gidiyor. Belki farkında değilsiniz ama gerçek böyle. Eğer ülkenizin geleceği için daha güzel neydi o kelime ııı tasavvur mu?” Coşkun araya girdi. “Tasavvur evet efendim.” Efendim demişti. Efendi demek. “Sivrilmiş kalemi biraz yontmanız gerekir. Bu plazanın sahibi olan patron da bize yakın. Bakmayın siz karışmadığına. Derim ki gelin anlaşalım.” Hakan bir süre daldı. Söylenenlere anlam vermekte zorlanıyordu. İçindeki ruh hali çok karışmıştı. Anlaşalım demişti. Ne diyeceğini ne yapacağını bilmiyordu. Çocuklarının geleceğini düşündü.
***
Bahar güneşi etrafı ısıtmaya başladı. Kışın kasvetli havası geride kalmıştı. Erguvanlar şehri İstanbul’da çeşit çeşit çiçekler açmaktaydı. Boğaz cıvıl cıvıl oldu. Martılar neşeyle denizin üzerinde süzülüp rızkını arıyordu. Bekir koltuk altına sıkıştırdığı gazeteyi okumak için sahilin bir köşesine çöküverdi. Altıncı sayfaya gelince Hakan’ın yazısını gördü. Gazeteyi gerdirip sayfaya odaklandı. “Yeniden AB Hayalleri” başlık tamı tamına bu şekildeydi. Okumaya başladı. “Avrupa Birliği aydınlık yarınlar için tek alternatif gibi görünüyor. Bu sürecin hızlanması Türk milletinin hayrınadır. Açılacak başlıklar ne kadar hızlı tamamlanırsa sürecin güzel şekilde sonlanacağından şüphem yok.” “Hakan ah Hakan ne oldu sana Hakan? Birden mankurtlaştın mı yoksa?” İçinde kahredici bir kırılma oldu.
***
Bay Marko ile Boğaz’da yenilen yemekler, çocukların gittiği özel okul ücretleri ve Coşkun’un keyifle tüttürdüğü purolar…Marko keyifliydi. Türkiye’nin en çok okunan gazetelerinden birinde dostlarının varlığı onu mutlu ediyordu. Hakan’dan yazılar peş peşe geliyordu. “Avrupa Medeniyetin Beşiği” “Abd’den Demokrasi Dersleri” “Türkiye’nin Dünyadaki Yeri Neresi Olmalı?” Okuyucuların tepkiler geliyordu. Başka gazetelerden köşe yazarı arkadaşlarının da tepkileri yükselmeye başlamıştı. Şermin bir mektup getirdi. “Kimden Şermin?” “Bilemiyorum Hakan Bey isimsiz bir mektup?” Hakan şaşkınlıkla inceledi, tam mektubu açacağı zaman Coşkun içeri girdi. “Efendimm, Hakan nasılmış bakalım?” Parmağını salladı bir sürprizim var. Hakan mektubu bıraktı. “Neymiş o sürpriz?” “Karşıya gidiyoruz karşıya?” “Nereye?” “Nereye olacak, Üsküdar’a.” “Ben gelmesem olmaz mı?” Coşkun masaya yanaşıp kolundan kaldırdı. “Hadi hadi ikiletme Bay Marko’nun dostları, sen, ben ve birkaç arkadaş yemek yiyeceğiz.” Hakan gevşedi. “Hangi mekân bu?” “Paşalimanı Caddesi’nde nezih bir yer bulurlar, sen çok takılma buna. Hazırlan.” Coşkun başka bir şey demeden çıkıp gitti.
Tekneyle karşı yakaya geçiyorlardı. Böyle bir hayali tasavvur edebilir miydi? Büyük Türkiye tasavvuru biraz gerilerde kalmıştı.Yat limana yanaştı. Coşkun, Hakan’ın elinden tutup kıyıya çıkardı. Kısa süre yürüdüler. Güneş bir tepeyi daha aşıp batmak üzereydi. Akşam yeli yalayıp geçti. “Ahh Bay Marko hızlısınız, bayağı erken gelmişsiniz.” Bay Marko ev sahibi gibi ayaklandı. Hemen buyur etti. Ardından konukları takdim etti. “Barak, Emili, dostum Cavit Bey, dostum Cem Bey…” Ardından gelen konukları takdim etti. Tokalaştılar. Kendilerine gösterilen yere oturdular. Garson büyük bir özenle masayı donatıyordu. Ardından sordu. “İçki ister miydiniz efendim?” Bay Marko herkesi süzdü. “Ah tabi sen bize iki şişe şarap aç hem de Fransız yapımı olsun.” Tok bir kahkaha attı. Avrupalı dostlarımıza Fransız yakışır demi? Ahh ahhaa…” Hakan cılız bir sesle araya girdi. “Ben içki içmem ki yıllar önce birkaç kez içip bırakmıştım.” Marko ona döndü. “Hakan Bey’ciğim, bugün dostlarımız adına bizi kırmayın.” Şarap kadehleri şıngırtıyla masada açıldı. İki şişe Bordo şarabı servis için hazırdı. Emili “Hakan Bey son dönem Türkiye’de çok konuşuluyorsunuz, bu durum sizin için ne ifade ediyor?” dedi.Hakan eğildi. “Bayan Emili, bizler basın çalışanları olarak gördüğümüzü yazmak isteriz. Ülkemizin geleceğini Avrupa’da görmeye başladım.” Marko tebessüm etti.
Bağırtı yükseldi. Garson müdahale etmek istedi. “Dur bir dakika, iki kelam edip gideceğim. Bir adam hışımla masaya yaklaştı. “Hakan Bey sana iki çift lafım var. Ben Anadolu’nun gariban evladı Bekir. Sen beni tanımazsın ama ben senin okuyucun olarak çok iyi tanırım. Son yazınla birlikte içimde kalan son vicdan kırıntısını da Boğaz’ın sularına bıraktım. Sen gerçek bir Mankurt olmuşsun. Ne demek NATO ve ABD üslerinin ülkede kalması çok faydalıdır. Sırf şu yanındakilerin yüzü gülsün diye mi bu? Sana sormak isterim. Vicdanını ve itibarını kaç kuruşa sattın?” Elinde buruşturduğu gazeteyi masaya doğru fırlatıp attı. Hakan ne diyeceğini bilemedi. Yakıcı sözler bedeninde geziniyordu. İçi ılıklaştı. Garsonlar müdahale etmek istedi. Eliyle işaret etti. Kendisi için tatsızlık çıksın istemiyordu. Zaten bakışlar ona yönelmişti. Bekir ağır adımlarla çıkıp gitti. İlk teselli Bay Marko’dan geldi. “Üzülme dostum, toplumda böyle densizler hep vardır. Biz keyfimize bakalım.” Kadehler kalkmıştı. Bir tek Hakan kaldırmadı. Ruhu karanlığa büründü. O yorgunlukla masadan kalkmıştı. Gecenin ayazında kapıyı gıcırtıyla açtı. Çocukları ve eşi uyuyordu. Sessizce yatağa kıvrıldı.
Sabah bir şekilde plazaya gitti. Odasının kapısını açtı. Kimse rahatsız etmesin diye kapıyı ardından kilitledi. Kitaplarına baktı. Büyük millet hayalinin yerini ABD almıştı. Kendisine şaşırdı, altı ayda bu kadar değişim fazlaydı. Çocuklarını düşündü. En iyi özel okullarda okuyorlardı. Başına bir ağrı girdi. Sanki saplanıp kalan uyuşturucu iğne bedeninden çıkarılmış da etkisi geçiyor gibiydi. Dün öğleden sonra gelen mektuba gözü ilişti. Zarfı açıp okumaya başladı. “Hakan T. seni bu halde görmeyi hiç istemezdim. Ülkesi için mücadele eden bir yazarın yıldızı parlıyor diye düşünmüştüm. O geleceği düşünen, gariban dostu, halkın umudu, milli dava güden yazılarıyla belki de bizlerden sonra memleket ateşini daha harlı yakan bir isim olarak doğdu, demiştim. Lakin ne de çabuk yanıldım. Not: Elli yıllık gazeteci Tekin Ş.” Hakan mektubu masanın üzerine bıraktı. Yaşadıkları bedenini iyice ağırlaştırmıştı. Başındaki ağrının şiddeti ayağa kalkmasını engelliyordu. Bir süre sonra güçlükle kalkabildi. Kitaplığa yeni koyduklarını elinin tersiyle yere düşürdü. Kitapların düşmesiyle birlikte baş ağrısı dinmeye başladı. Bir süre sonra kendine geldi. Kalemi kâğıdı eline aldı. Yazmaya koyuldu. “Bir Hayal Olarak Cihan Devleti Türkiye”



Hangi yazarlarımızı bu kategoriye koyayım diye düşündüm. Sayı çoğalmaya başlayınca vazgeçtim. Bekirlerin çoğalması ümidiyle. Kalemine sağlık.
Var olun Çetin Hocam. Ümidimiz Bekirlerde…