Ana Sayfa Arama Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
GAİUS FLAVİUS DİVİNİUS

HAYRANLIK VE ANLAMAYA DAYALI HUKUK ELEŞTIRISI ILE EMPATI ÜZERINE

İnsanlar çoğunlukla hayatlarını birilerine hayran olarak geçirirler, ama onların başarılarına imitasyon, hatalarından imtina etmeye hiç uğraşmazlar. Bu hayranlık tamamen gereksizdir ve içi boştur; insanın hayran olduğu kişinin öne çıkan “iyi” özelliklerini bir bakıma benimsemesi gerekir, eğer bu tarzda bir karakter inşa etmek ve “bu” olmak istiyorsa. 14 yaşımda ilk ciddi okumalar yapmaya başladığımda ben de birçok kişiye hayrandım, ama bunun elle tutulur bir şey ifade etmediğini zamanla gördüm ve o kişiler lehine fanatizm yapmak yerine onlar gibi olmayı öğrendim.

Örnek vermek gerekirse, birçok insan beni dışarıdan görünce Sezar, Goethe, Shakespeare, Sophokles, Aristoteles, Epikür, Dante ya da John Milton gibi adamlara hayran olduğumu düşünüyor, ama aslında ben onları birer yol gösterici “baba figürü” olarak ele alıyorum ve onlar gibi düşünmeyi deniyorum. Onlar hakkında yazılmış her şeyi okuyup, ruh tahlilini ve böyle düşüncelere ve ilhamlara nasıl ulaştıklarını anlamaya çalışıyorum. Bir şeye hayran olmak gereksiz sempati beslemeye neden olur; onu örnek almak ise gelişmeye. Bu sayede ben Sezar’ın bir muharebede yaptığı taktiği, onunkinden çok daha küçük ve önemsiz hayatıma psikolojik manipülasyon şeklinde bile uyarlayabiliyorum; ya da insanların özünde ne kadar söz dinlememek olsa da Goethe’nin yaşam deneyiminden faydalanıyorum. Dante’nin ve Faust’un ilhamı, bana sadece bu konuda 40’dan fazla şiir ve diğer türlerde yazı yazdırdı. Epikür bana hayat felsefemi kazandırdı ve Aristoteles bana insan olmayı ve amaç kavramını öğretti. Bu açıdan bakarsak, ben hiçbirine hayran değilim; aslında hepsi benim birer yol gösterici babalarım oldu. Bu sayede hayatı idame ettirmeyi, o konunun uzmanlarından karşılıksız bir şekilde almış oldum.

Ekseriyetle bir tarihçi olarak tarih yorumu yaparken bu çok işime yarıyor. Çünkü bu sayede benden yüzyıllar, hatta binyıllar önce yaşamış insanlara bile empati yapmayı öğrendim; ne kadar şimdi yaşayanlara yapamasam bile. Bunların sebep olduğu tüm gerekçeler hususunda bir dönemi veya kişiyi incelerken sanki bir robot veya makineymiş gibi değil, o da bir insandı ve ne kadar dahi görünse de duygusal bir tarafı vardı diyerek yaklaşmaya çalışıyorum. Korkunç gelse bile Agathocles hatta Caesar Borgia’nın bile duygusal bir tarafı olmalıydı; yine de bu, onların deontolojik etik ve erdem etiği açısından iyi oldukları anlamına gelmez, ama yorum açısından farklılık katar. En basitinden, Roma’da Birinci Triumvirlik’in dağılması bile bizim kaskatı gördüğümüz sert general olan Pompeius’un eşi, yani G. Iulius Caesar’ın kızının ölümüyle başladı. Bu tür ince ayrıntıları göz önünde bulundurursak ve psikolojik olarak tarihteki tabulaşmış ve robotikleşmiş kişi ve kurumları bile anlayabiliriz; bu yüzden hayranlıktan ziyade anlamak ve anlamaya çalışmak benim gayeme baş anahtar oldu.

Aslında tüm bu sebepler doğrultusunda, asla “hukuk” alanını bir çizgiye sığdıramam. Hukuk asla bir bilim değildir, çünkü asla 1+1=2 olmak zorunda değildir. Hukuk işine vicdan da girdiği için direkt sosyal bilime dahil olur. Nezdimde “1+1 = Servilius Ahala” bile olabilir; bu da sosyal bilimlerin içinden çıkılmaz yanıdır. Sayısal ya da bir diğer deyişle fenni bilimlerde hep bir cevap olmak zorundadır; eğer ulaşılamıyorsa, teori yanlıştır, ama bir şekilde ulaşılır. Sosyal bilimlerde ise farklı bakış açıları, vicdan ve insan olmanın getirdiği aciziyet ve üstünlük gibi birçok olgu herkesi farklı bir yöne itebilir. Birini öldüren birinin cezası da, kısasa göre, ölüm olmalıdır diyen birine farklı birisi gelip de: “Ama öldürülen kişi, öldüren kişinin bir sevdiğini öldürmüştü,” dediği anda tüm yargılar üstünden alınır. Artık daha az acımasız bir ceza, hatta ceza bile değil, ıslah kavramı devreye girer; çünkü karma etikler arasında bu kişinin suçlu veya suçsuz olduğu bile kesinleştirilemez. Eğer tek bir ideoloji veya din üzerinden insanlar cezalandırılacak olsa, evet, bu bizzat hukuku ve yargıyı belirli bir kefeye koyabilirdi, ama bunun gerçekleşmesi de bir o kadar imkansızdır; çünkü toplumda farklı ideolojiler ve farklı dinler vardır. Bu yüzden de ayrışmış bir toplumu, çoğunluğun “doğru” gördüğü strateji ile yönetmek, azınlığa bir istibdat olurdu.

Blackstone oranına değinelim: İngiliz hukukçu William Blackstone’dan ismini alan bu söylem, masumiyetin esaslığına değiniyor. Ona göre bir masumun haksız yere ceza almasındansa, on tane suçlunun ceza almaması daha iyidir. İlk duyulduğunda belki uçuk gelebilir, ama bu masum kişinin siz olabileceğini de düşünürseniz, aslında çok da yerinde bir kanundur. Çünkü masum birinin ceza çekmesi, yeni bir suçlu yaratmak ile eşdeğerdir ve bu suçun sorumlusu da yargıdır. Şimdi diğerine gelelim: on suçlunun ceza almaması. Buna baktığımız zaman bu da korkunç geliyor; çünkü fazladan on suçlu, suçsuz insanların arasında dolanacak ve suçlarını ifa etmeye devam edecek. Ama sosyal bilimin zorluğu ile başka bir bakış açısı da şunu söyletir: “Ya suçlu dediğim bu kişi aslında masumsa?” İşte burada iş zorlaşıyor; çünkü o on kişiden biri aslında masum olabilir, veyahut da suçlu ama kendince çok mantıklı bir nedeni var. Şu anda içinden çıkılmaz raddeye ulaştınız ve artık yapılabilecek tek şey, vicdani yükümlülükleri kapatarak yargıya, yani kanunlara göre yargıda bulunmak; çünkü hukukun içine vicdan tamamen bodoslama daldığı zaman herkes hem suçlu hem de masum olacaktır. Ama vicdan belli bir oranda kullanılır ve işin çoğunluğu yazılı sisteme istinaden yapılırsa, en azından yargıç kendini aklayabilecektir; ama sonuçta yine hiçbir sonuca varılamayacaktır.

Bu yüzden vicdani olarak bakıldığında, aslında tüm davalarda suçlu ilk insandır; çünkü tüm olgular onun eylemlerinden doğmuş ve domino etkisiyle günümüze kadar gelmiştir. İlk kötülüğü yaparak, aslında kötülüğü öğretti ve kötülük yapılınca zıttı da olmak zorundaydı; iyilik de doğdu. Bittabi, sonu gelmeyen silsilelerin başlangıcı buydu. Bu yolla herkes kendi vicdanından ve sorumluluklarından kendini aklayabilir; ama sistemsel yazılı kanunlar bunların olmasına engeldir. Birisi mi öldürüldü? Onunla senin işin yok, onu yargı çözer; eğer sen de onu veya onun yakınını öldürürsen, onunla aynı statüde değerlendirilirsin. Çünkü hukuk, anlık öfkeyle ve kişisel kin ile çözülebilecek bir sorun değildir. Bütün bunların neticesinde de, aslında hukuk ve kanunlar, suçlu olduğunu düşündüklerine karşı bir ceza verip onların ıslah olmasını isteyen bir araçtan başka bir şey olmuyor.

Ulus Baker’in deyişiyle, “iyi ve kötü”nün ne kadar derin ve çekiştirilecek kavramlar olduğunu açıklayalım. İmparator Nero kötüdür; çünkü annesini öldürmüştür, ama Orestes iyidir; çünkü annesini öldürmüştür. İkisi de annesini öldürmüş, ama biri iyi, diğeri kötü olmuştur; çünkü insanların genel yargısı, onları bu yöne ittirmektedir. Ama ayrıntıları da verelim: Orestes, babasını öldüren ve aldatan annesini öldürmüştür; bu yüzden iyidir. Nero, manipülatif ve kendisini bir araç olarak gören annesini öldürmüştür; o yüzden kötüdür. Aslında nedenler eklenince ikisi de iyi olmalıydı; ama Nero hâlâ kötü. Çünkü insanların empati yeteneği bir yere kadar yetiyor ve ilerisini alamıyorlar. Ama net baktığımızda ikisi de bir anne öldürüyor ve ikisi de suçlu; ama nedenler girdiğinde ikisi de masum ve bir intikam savaşçısı oluyor.

Yazar

  • 2005 yılında Kocaeli’de doğan Eren Akbulut, 14 yaşından itibaren felsefe, edebiyat ve tarihle ilgilenmeye başladı. İlgi alanlarının merkezinde Roma ve Yunan medeniyetlerinin düşünsel mirası yer alırken; Goethe, Shakespeare, Sophokles, Aristoteles, Epikür, Dante ve John Milton gibi isimlerden ilham alır.

    İlk kitabı Öte Dünya Ziyareti, 18 yaşında yalnızca iki haftada kaleme aldığı, Yunan mitolojisini felsefi alegoriyle birleştiren bir şiir kitabıdır. Eser, yazarın seçtiği mahlas olan Gaius Flavius Divinus adıyla yayımlanmıştır.

YORUMLAR

6 adet yorum var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER